Dogu
Anadolu’da Ulasılmayan Barıs
Hans-Lukas Kieser
Basel'de 11 Kasım 2000,
Gökkusagı derneginde, verilen seminer
Dogu Anadolu günümüze dek
süren iç huzursuzlugun kökeni 19uncu yüzyıla
degin uzanmaktadır. Bu yüzyılda Ermeni ve Kürt
sorunu baslamıs, Alevi sorunu da farklı nitelik kazanmıstır.
Tanzimat döneminde Osmanlı devleti
çogu Kürt, bazıları da Asuri veya Ermeni olan
yerel yönetimlerin yerine Dogu Anadolu'da merkezi sistemi
gerçeklestirmeye çalısıyordu, ancak bunu
basaramadı. Tanzimat ile, hukuk devleti ve dini esitlik ilan
edildi, fakat Tanzimat, dini ve etnik gruplar arasında
önceden varolan hierarsik düzenin bozulmasına ve de
özellikle tasrada anarsi ve kin olusmasına neden oldu.
Bunun çesitli sebepleri vardı. O zamanki (Mekteb-i
Mülkiye ögretmeni Andreas Mordtmann'ın deyisle) «‹stanbul
effendileri ve pasaları» bölgenin gerçeklerini
arastırıp kabul ederek ve varolan sartlara göre bir
siyasi sistem olusturmak yerine, Fransa'nın asırı
merkeziyetçi idari sistemini ithal ettiler. Hedefleri: Modern
ve güçlü bir devlet olmak, ve kendi iktidarlarını
korumaktı. Bu hedef o zamanki Batı devletlerin,
özellikle ‹ngilterre'nin çıkarlarına
uygundu. Çünkü ‹ngilterre için Rusya
ile olan rekabetinde jeostratejik açıdan saglam bir
Osmanlı ‹mparatorlugu önemli idi. Rusya
Müslüman karsıttı ve yayılmacı bir
politika izliyordu. Osmanlı ‹mparatorlugu 18inci ve 19uncu
yüzyılda Birinci Dünya Savası'na dek Rusya'ya
karsı yaptıgı bütün savaslarını
kaybetti. (Tek istisna Kırim Savasıdır,
çünkü bu savasta Osmanlılar Avrupa'dan
çok genis askeri destek gördüler.)
Bu modern tarih çerçevesinde
dogu vilayetlerinde saglıklı ve barısçı
bir iç gelisme gerçeklestirilemedi. Aksine, 16ncı
yüzyıldan beri bölgesel iktidara sahip olmakla
birlikte, padisahı da kabul eden Kürt hükümetleri
ve beyliklerinin ortadan kaldırılmasıyla, yani
1830'lardan sonra, o bölge büyük sosyal felaketlere
sahne oldu: katliam, zulüm, pogrom, jenosid, tehcir ve bitmeyen
sıkıyönetim. Ermeni halkı ve
kültürü 1915'ten sonra imha edildi. Kürt
kültürüne 1923'ten sonra büyük baskı
uygulandı. Resmi olarak «Kürdistan seferi» olarak
adlandırılan iç savas 1830larda basladı ve
ancak yüz sene sonra 1938 Dersim harekât ile sona erdi.
Bildigimiz gibi bu sona erme geçici idi. 170 yıldan bu
yana devlet bölgedeki egemenligini güç ve siddetle
koruyabildi. Fakat ne Tanzimatçı hükümet ne
kendisini yeni, modern bir devlet gösteren Cumhuriyet kalkınma,
refah ve de huzur getiremedi; aksine, bitmeyen savas ve sıkıyönetim
kosulları insanların emeklerini yok etti. Bildginiz gibi
bugün bile birçok yerde en zorunlu gereksinmeler dahi
karsılanamıyor.
Askeri güçle uzun vadeli huzurun
saglanması olanaksızdır. Siyasetin eksikligi, kirli
yönetimin izleri ve suçları açıkça
kendini göstermektedir. Ama sunu da belirtmek gerekir ki tarih
sartlarına göre gerçeklestirilmesi gerekenler
hiç de kolay degildi. Modernlesme konusunda daha
tecrübeli olan ve ekonomik güce sahip baska bir devlet de
bunları basarayamayabilirdi. Avrupa ancak 20nci yüzyılın
ikinci yarısında ciddi olarak dini ve etnik
çogulculugu demokratik sekilde ögrenmeye basladı. Bu
ögrenim son Osmanlı dönemine göre çok daha
olumlu sartlarda gerçeklesmektedir. Ve yine de, sizlerin
yabancı olarak yakınen bildiginiz gibi, Avrupa bu konularda
bütün hedeflerine daha ulasamadı. Örnegin yabancıların
siyasi haklara sahip olmaması gibi.
Yüz yıl önce Dogu Anadolu'da
yapılması gereken: bölgede saglam bir hukuk devleti
olusturmak, din ve etnik gruplar arasında barısı
gerçeklestirmek ve bu çerçevede kalkınmaya
ve refaha olanak saglamak olurdu. Bugün yerli hıristiyanların
yok denecek kadar az olmasına ragmen söz edecegim gibi uzun
vadeli benzer bir perspektif çizilebilir: Bu bölgedeki
ülkelerin kalkınmalarını tamamlamaları ve
çogulcu siyasi liberallesmeyi gerçeklestirmeleri
durumunda, bu devletler arasındaki sınırlar açılabilir
ve tıpkı Basel-Alsace-Schwarzwald Regio'su örneginde
oldugu gibi serbest dolasım hakkı, sınır
ötesi ekonomik ve kültürel isbirligi saglanabilir.
Kürt sorunu varolan hiç bir sınır
degistirilmeden Kürt Regio'su yaratılarak
çözülebilir. Ermeniler ile de bu sekilde yine sınırları
degistirmeksizin sınır ötesi bölgesi
olusturularak barıs saglanabilir ve de Ermenilere
geçmiste yasadıkları topraklar üzerine yine
yasama sans verilebilir.
19uncu yüzyılda ortaya çıkan
Dogu Anadolu'nun ıslahatı yani modernlestirilmesi ve barısa
kavusturulması hala gelecegin misyonu dur. Barıs ve refah
ancak saglam ve demokratik bir cogulcuk içinde dogar, krizden
krize giden yarı otoriter ve mafyanın güclü
oldugu bir sistem içinde elbette ki degil. Artık
Türkiye'nin Cumhurbaskanı ve ‹çi ‹sleri
Bakanı bile yolsuzluk ve kirli yönetimi ülkenin en
önemli problemi olarak ifade ediyorlar. Türkiye'yi tanıyan
gözlemciler bunu eskiden beri bilmektedirler. Krizleri bahane
edip, yapay gündem yaratarak, kendi varlıklarının
ve imtiyazlarının sürekligini saglamayı
amaçlayan iktidar sahipleri bugüne kadar yabancı
komploları, bölücülük,
kürtçülük, Alevi sorunu, ‹slamcılıgı
hep birer kriz nedeni gösterdiler ve bu sebeplerle vatanın
tehlikede oldugunu yineleyip durdular. Oysa 19uncu yüzyıldan
beri asıl problem yönetimdir. Diger söz edilen konular
önemli olmakla birlikte, bunlar büyük
ölçüde yönetimden kaynaklanan
problemlerdir.
Çizdigim bu tabloyu simdi yakından
üç baslık altında inceleyelim, özellikle
de az tanınan son Osmanlı döneminden söz etmek
istiyorum.
1) 19uncu yüzyılda Kürt ve
Ermeni sorunun dogusu ve gelisimi
2) Genç Türk hareketi ve Ermeni
soykırımı
3) Türk milliyetçilerin
idealleri ve gerçekler
1) 19uncu yüzyılda Kürt ve
Ermeni sorunun dogusu ve gelisimi
Kendi emirliklerin kaldırılmasıyla
birlikte Kürtler derin ve bitmeyen bir kimlik krizine
sürüklendiler. Kendi eski siyasi mirasları -
yani kabul ettikleri bir hükümdarlıgın altında
kendi bölgesel otonomileri sürdürebilme hakları -
hiçe sayıldı. Daha sonra üniter Cumhuriyet'in
kurulusuyla kendi kültürel mirasları da tamamen
inkar edildi. Tanzimat'la beraber Sünni Kürt öz
güvenini bozan ayrı ciddi bir problem daha çıktı:
Gayrı müslimlerle Müslümanlar arasında
hukuki ve siyasi esitlik ilan edilmesi Kürtlerin
günlük yasamdaki üstünlügünün
sorgulanmasına neden oldu. Demek ki Tanzimat'ın getirdigi
degisiklikleri Kürtlere çok sey kaybettirdi, fakat
hiç bir sey kazandırmadı. Müslüman
olmayanların ve Alevilerin durumları farklı idi.
Sünnilerin dini imtiyazlarının kaldırılmasını
sevinçle karsıladılar: Modern hukuk devletini ve
esitligi haklı olarak kendiler için önemli bir
soysal düzenleme sayıyorlardı, dolaysıyla
reformlar genellikle büyük ümit ile bekliyorlardı.
Fakat ne yazık ki: onlar da hayal kırıklıgına
ugradılar. Neden? Reformların tatlı yüzü -
yani refah, güvenlik ve esitlik - yalnızca bazı
büyük kentlerde az çok kendisini gösterebildi.
Tasrada ise genel durum daha da agırlastı,
çünkü eski düzen yerine, beklenen yeni bir
düzen gelmedi. Bundan dolayı karmasa ve güvensizlik
iyice artı. Bu durumdan en çok zarar görenler
Sünni olmayan azınlık grupları idi. Kendi
devletlerinin onları koruyamayacagını anladıklarında,
sadece hıristianlar degil, Aleviler ve Yezidiler de artık dısarıdan
yardım beklediler. Bölgede bulunan misyonerler aracılıgıyla
süper devletlerden destek ve koruma istediler. Böylece
uluslararası diplomaside Ermeni sorunu, «la question
arménienne», dogdu. 1878 Berlin Antlasmasının
61inci maddesi Dogu Anadolu'daki Ermeniler için bir uluslar
arası koruma öngörüyordü. Ancak
gerçekte hiç bir zaman uygulanmadı.
Askeri gücü Kürt
emirliklerini yok etmeye yettiyse de, Osmanlı devletin sivil
gücü ancak yeni düzeni kurmaya yetmedi. Osmanlı
ordusunda görev yapan ve Kürdistan seferine katılan
Alman subay Helmut Moltke 1838’de Harput'ta iken sunları
yazdı: «Bu zafer yanlızca silahlı olanların
degil, binlerce savunmasız kadın ve çocugun da yasamına
maloldu, binlerce yerlesim yeri yıkıldı ve yılların
emegi yok oldu. Eger Kürtlerden alınan
özgürlüklerinin yeri iyi bir yönetim ile
doldurulamazsa, bu zaferin muhtemelen daha öncekiler gibi
geçiçi olacaganı düsünmek
üzücüdür.» Ne yazık ki Moltke'nin
sözleri 20nci yüzyılda hala geçerliligini
korumaktadır.
Tanzimat'tan sonraki padisah Abdülhamid
Kürt krizini kararlı bir ‹slam birligi politikasıyla
çözmeye çalıstı ve bunu, kısmen de
olsa, basardı. Hamidiye alayılarının olusmasıyla
olarak birçok Sünni Kürt asiret yine siyasi, hukuki
ve ekonomik imtiyazlarını kazandılar. Kürtler
dolaysıyla Abdülhamid'e «Kürt babası»,
«Bâve Kurdan» ünvanı verdiler.
Abdülhamid yerel Sünni liderlerle resmen anlasarak dogu
vilayetlerindeki hakimiyetlerini sürdürürdü.
Tanzimat döneminde bile, ilan ettigi kendi prensiplerine aykırı
olmasına ragmen, bu anlasma gayrı resmi olarak
yürürlükte idi. Yoksa devlet iktidarını
koruyamazdı. Hamidiyeler'den en çok zarar görenler
Ermeniler, Yezidiler ve Dersim'in dısında yasıyan
Aleviler idi.
Bu dönemde bazı genç
Ermeniler tepki göstermeye basladılar. Protestan misyoner
okullarında, kendi Ermeni okullarında ya da Avrupa'da batılı
liberal egitim gören bu gençler hükümete isyan
etmeyi kararlastılar. Önce 1887'de Cenevre'de, daha sonra
da Tiflis'te devrimci dernekler kurdular. Bunlar dogu vilayetlerinde
liberal ve sosyalist propaganda yapmaya ve, az da olsa, bazı
gerilla faaliyetleri sürdümeye basladılar.
«Gavurların» bir ‹slam devletini protesto eden
bu davranısları yerel beyleri ve padisahı son derece
rahatsız etti. Abdülhamid bazı Sünni seyhleriyle
varolan iliskilerini kullanıp Müslümanları kendi
hakları savunmaya çagırdı, derneklerin bu
faaliyetlerini bölücü bir Ermeni isyanı olarak
nitelendirerek toplumu Ermenilere karsı kıskırttı.
Böylece - belki de tam istemeden - çok genis katliamlara
yol açtı. Sonbahar 1895'te birkaç hafta
içinde Sünni Kürtler, Türkler ve
Çerkesler yaklasık yüzbin Ermeni
öldürdü. Katillerin çogu kıskırtılan,
bunu kendilerinin varolma mücadelesi olarak algılayan sivil
Sünni erkeklerdi. Kurbanların yüzde 99,9 masum,
militan siyasete karısmıyan Ermeniler ve de bazı
Süryaniler idi.
O dönemde ‹sviçreli
(özellikle de Basel'li) bazı doktor ve ögretmenler
insani amaçlar ile Ermeni-Kürt bölgelerine,
örnegin Sivas, Elazıg, Van ve Urfa'ya gidip hastane,
yetimhane, okul ve el sanatlar atölyeleri kurdular. Bu
çalısmalarını 1923'e degin
sürdürdüler. (Diyebiliriz ki Basel'in o bölge ile
iliskisi 105 sene önce basladı.)
1895'te genelde yerel halk devletin
destegiyle katliamları yaptıgı için, sosyal
bilimler bunları pogrom olarak adlandırmaktadır.
Bazı tarihçiler ise bu olayları partial
genocide (kısmi soykırım) olarak kabul
etmektedirler, ve buna gerekçe olarak da kurban sayısının
çok yüksek olmasını ve bölgeler arası
organizasyonu göstermekteler. Bu suçu muhalefette bulunan
bütün Genç Türkler açıkça
kabul etmelerine ragmen, Türk milliyetçileri ise hem 1895
pogromları hem yirmi sene sonraki genel soykırımı
1915'ten sonra inkar ettiler.
2) Genç Türk hareketi ve
Ermeni soykırımı
Yüz sene önce Abdülhamid'e
karsı olan düsmanlıkları bütün Osmanlı
muhalefetini, özellikle de Genç Türkleri, devrimci
Ermenileri ve de bazı Kürt aydınlarını
birlestirdi. Cenevre'de gurbette bulunan Osmanlılarda bu durumu
net sekilde görmekteyiz. Genç Türk hareketi 1908'de
iktidara geldiginde, insanlar liberal, çogulcu ve demokratik
bir Osmanlı dönemin basladıgına inanmaktaydılar.
Fakat bes sene sonra, yani 1913'te, ‹ttihat ve Terakki merkez
üyeleri tarafından yürütülen, antiliberal
bir parti diktatörlügü kuruldu. Talat'lar, Cemal'lar,
Enver'ler, Dr. Nazım, Dr. Çerkez Resid ve digerleri hepsi
o zamanki emperyalist Avrupa'nın en kötü
ideolojilerini, yani antihümanist sosyaldarwinizmi, materializmi
ve ırkçılıgı benimsediler.
Milliyetçi positivizm elitlerde dinin yerini aldı; siddet
ve zorlama ile kendi uluslarını yükseltmeyi
amaçladılar. Baska dini ve etnik gruplarla beraber
yasayabilmek yerine, onları boyunduruguna almak, kovmak ya de
yok etmek sosyaldarwinizm doktrini dir.
‹ttihatçı rejim 1914 yılı
Ocak ayında uluslarası baskılarla Dogu Vilayetleri
için önemli bir reform planı imzalamak zorunda kaldı.
Tıpkı 1998'de Kosovo için oldugu gibi, fakat daha
yumusak sekilde, bu plan uluslar arası kontrol, yerel
seçimler ve yerel dillerin tanınmasını
öngörmekteydi. Fakat ‹ttihat'çı elit aynı
senede Almanya'nın yanında Dünya Savasına
büyük bir istekle katıldı ve Ekim 1914’te
Rusya'ya saldırmaya basladı. Böylece kendi asıl
problemlerini bir kenara bırakıp su hedeflere ulasmak
istemekteydi:
- Uluslar arası reform planından kurtulup
bütün Anadolu'yu merkezi ve üniter bir
Türk-Müslüman ulusal devleti kimligine sokmak.
- Milli iktisadı kurmak.
- Kapitülasyonlardan (yani yabancı imtiyazlarından)
kurtulup tam egemen bir devlet olmak.
- Bazı panturanist rüyaları
gerçeklestirmek.
Enver Pasa'nın ırkçı
hayalleri üzerine kurulan Kafkasya seferi 1914’ün son
günlerinde korkunç bir basarısızlıkla
sonuçlandı. Sarıkamıs’ta hemen hemen
bütün ordu, yani büyük bir bölümü
Kürt olan 90'000 asker kıs fırtınalarında
öldü. Rus ordusu Dogu Anadolu'ya girmeye basladı. ‹ttihatçı
diktatörler o zaman kendilerine kolay bir hedef olarak zayıf
bir azınlıgı seçtiler: tüm Ermenileri
vatan hainligiyle suçlayıp ortadan kaldırmaya karar
verdiler.
Yani belirlinen bu savas
çerçevesinde Ermeni jenosidi meydana geldi. Elbette ki
Ermeniler'in daha önce yasadıkları acı olaylar
nedeniyle o dönemde varolan rejime güvenleri kalmamıstı,
dogal olarak Rus egemenligi altında bulunan diger Ermenilere
sempati duymaktaydılar. Fakat 1890'larda oldugu gibi 1915'te de
Ermeni halkın büyük çogunlugunun militan
siyasetle hiç ilgisi yoktu. Yine de ‹ttihatçı
parti rejimi 1915 Nisanın'dan itibaren sadece savas
bölgesinde bulunanları degil, bütün Ermenileri,
bölgelere göre sırayla ölüme gönderdi.
Jandarmaların, çestili çetelerin, sık sık
da yerel Sünni Kürtlerin katılımı ile Ermeni
erkekleri, kadın ve çocuklardan ayırıp, hemen
katlettirdi, digerlerini ise tehcir sırasında ve sonunda da
Suriye'deki çöl toplama kamplarında
öldürttü. Elaziz Vilayeti’nde Gölcük
gölü kenarında ise imha kampları bulunmakta idi.
Çesitili silahlar ile orada en azından onbin kadın
ve çocuk öldürüldü, ve de
öldürülmeden önce paralarını, altınlarını
ve elbiselerini vermek zorunda kaldılar. Yani acımasız
sömürü bu degin ileriye gitti. Harput Amerikan
konsolosu ve oradaki Amerikan hastanesinin bashekimi tanık
oldukları bu olayları detaylı bir rapor halinde
anlatarak dünyaya önemli belgeler bıraktılar.
Öldürücü tehcir ile ilgili olan diger önemli
bir raporu Urfa'daki ‹sviçreli hastanenin
müdürü Jakob Künzler yazdı.
Türkiye ve dogu Anadolu bu insanlıga
karsı islenen suçlar üzerine bir kez yürekten
gelen ideolojisiz bir agıt yaktı mı? Bireysel
istisnalar dısında ne yazık ki hayır, agıt
yerine sadece inkar, tehdit, kafa tutmayı tercih etmektedir ve
böylece jenosid kurbanlarının, kendi
ölülerinin ve bütün evlatlarının
huzuruna engel olmaktadır.
Bu soykırım konusunu biraz daha
yakından inceleyelim: Nazi savas rejimi altındaki
Yahudilerin kaderi ile 25 sene önceki ‹ttihat'çı
diktatörlük altındaki Ermenilerin kaderi birçok
açıdan birbirine benzerler:
- Enver Pasa, Rusya'ya karsı'sında agır bir
yenilgi almıstı. Hitler de Rusya'ya saldırısında
bozguna ugramıstı. ‹lginç olan bu her iki
durumda da azınlıklar vatan hainligi ile suçlanmıs
yenilgilerin bedeli onlara ödetilmistir. Yani iki
örnekte basarısız bir Rusya seferinden sonra sıkı
bir iç düsmanlık propagandası genel kırıma
yol açtı. Rusya seferinden önce Naziler
«Juden raus» politikasını uyguladılar.
- ‹kinci Dünya Savası sırasında Dogu
Avrupalı Yahudiler bir azınlık olarak
komünizmi ve komünist Rusya'yı kurtulus olarak
görmekteydiler. Aynı sekilde Birinci Dünya Savası
sırasında Anadolu bir kısım Ermeniler
için de Rusya kurtulus ümidi idi. 1940larda Kızıl
orduda ve Almanlara karsı savasan gerillada Yahudiler de vardı,
bundan 25 sene önce de Rus ordusunda ve partizan
birliklerinde Ermeniler de vardı.
- Naziler göre Yahudiler ulusal vücudu hasta eden
parasitler idi. ‹ttihat ve Terakki'de, parti ideolojisinde
söz sahibi olan çok sayıdaki tıp doktorları
benzer görüslere sahipti. Örnegin 1915 Mayısı'nda
Diyarbakır'da ilk tehciri uygulayan kisi o dönemin
Valisi Dr. Çerkez Resid de bunlardan biriydi.
- Naziler ve ‹ttihatçıların megaloman
yerlesim ve tehcir planları vardı. Bu planlara göre
hedefleri Türklestirilmis, Naziler için Almanlastırılmıs
bölgeler yaratmak, farklı etnik gruplar bölge dısına
çıkartmaktı. Bu nedenle de Nazi ve ‹ttihatçı
resmi açıklamalarda ve belgelerde hiç bir zaman
açıkça toplu kıyım konusunu söz
konusu edilmiyor, fakat hep göçten, tehcirden ve yeni
yerlesimlerden bahsediliyordu. Yahudilerin Dogu'ya ziraat,
Ermenilerin de Suriye'ye yerlesmek amacıyla göç
ettirildikleri bildirilmekteydi. Gerçekte tehcirin ne
oldugunu, nasıl sonuçlandıgını farklı
kaynaklardan ögrenmek durumundayız.
Ermeni soykırımın gerçegi
ortaya koyan baslıca kaynaklar sunlardır:
- Alman müttefiklerin bölgede bulunan subaylarının,
konsolosların ve Bagdat demiryollarında çalısan
Alman memurların tarafından yazılan belgeler.
- Bölgede bulunan diger yabancılar, özellikle
Amerikan ve ‹sviçreli doktorların,
mühendislerin ve ögretmenlerin raporları.
- Hayatta kalan Ermenilerin yazdıkları.
- Osmanlı arsivlerinde bugüne kadar yabancı arastımacılara
açılan bölüm de gayet önemlidir. Resmi
belgelerde direkt delileri, örnegin katliam emirlerini bulmayı
düsünmek saflık olur. Fakat çesitli
tarihçiler tarafından arastırılan Osmanlı
‹ç ‹sleri Bakanlıgın sifreli telgrafları
önemli bir noktayı net olarak ortaya koymaktadırlar:
Ermeni tehciri bütün Anadolu'da sistematik sekilde
merkezi yönetim tarafından organize edildi. Tehcirin
hakikaten soykırım oldugunu zaten bahsettigim diger
kaynaklar açıkça göstermektedirler.
Yöneticilerin bu gerçegi bilmediklerine inanmak
mümkün degildir. Ermenilerle iç içe
yasayan Dersim bölgesindeki Aleviler ve de o dönemde
Osmanlı yönetiminde olan Filistindeki Yahudi azınlıgı
aynı sona ugramaktan korkmaktaydı. Bu da
göstermektedir ki soykırımcı tehcirden
herkesin haberi var idi.
Dogu Anadolu tarihinde en kara leke 1915 olaylarıdır.
Söylemek gerekir ki, bu yılda bazı Ermeniler tehciri
kabul etmeyerek Karahisar, Van ve Urfa'da silahlı olarak
kendilerini savunmaya çalıstılar. 1918'de - Rus
ordusunun Erzurum'dan çekilisi sırasında - Ermeni
milisleri zulüm ve intikam cinayetleri gibi agır
suçlar islediler. Ancak, bunlara dayanarak hersey sivil savas
olarak nitelendirmek, yani iki taraflı bir savas oldugunu ve zayıf
olan tarafın kaybettigini ve yok oldugunu iddia etmek,
bilimsellikten ve ciddiyetten uzak, saçma bir tezdir.
Yahudilerin Varsova isyanı ve Almanlara karsı Rusyayı
destekleyen gerilla faaliyetlerini gerekçe göstererek,
Yahudi jenosidini bir sivil savasın «dogal»
sonuçu olarak açıklamak akıl ve mantıgın
kabul etmeyecegi bir seydir.
Ne yazık ki Cumhuriyet kurucuları
tarihi sanslarını kullanmayıp yeni bir devlet
kurarken, eski devlet yönetimi sırasında meydana gelen
olaylar ile gerçekçi ve açık olmadılar.
Neden yakın tarih ile ilgili yeni sayfa açmadılar?
Niçin dogrulugu tartısmalı konuları aydınlatmayı
tercih etmediler? Bunun yanıtı oldukça basit:
Genç Cumhuriyet elitinin çogunun ‹ttihat'çı
bir geçmisi vardı. Hepsi Türk milliyetçi olan
bu insanlar, bazıları savas rejimin yaptıklarına
direkt katıldılar, digerleri de, o kusakla dayanısma
içinde bulunmaktaydı. Bir çogu o siddetli
degismelerden önemli maddi veya siyasi faydalar sagladılar.
Milli iktisadın kurulması amacıyla, ekonomide söz
sahibi ve gücü olan Rumlar ve Ermeniler ortadan kaldırıldı.
Ermenilerin imhası sayesinde zenginlesen mal ve mülk sahibi
olanların sayısı büyüktü.
O dönemdeki bazı asırı
Türk milliyetçileri savas ve soykırım
suçlarını inkar etmekle yetinmeyip birde, bu
olaylarla övünerek iç düsman olarak
gördükleri diger grupları da sindirmeyi amaçlıyorlardı.
Örnegin Koçgiri ayaklanma sırasında Kürt
Alevilerine ve 1923'ten sonra assimile olmayan Kürtlere yaptıkları
gibi. O zamanki Dıs ‹sleri Bakanı Tevfik
Rüstü ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt'tun bazı
soysaldarwinist ve ırkçı açıklamaları
asırı Nazi söylemleri ile örtüsmekte
idi.
3) Türk milliyetçilerin
idealleri ve gerçekler
Türk milliyetçilerin bir
bölümü ‹sviçre'de egitimlerini yapmıs
ve de, ‹sviçre’yi idealize edip onu model olarak
görmüslerdir. Bir ‹sviçreli tarihçi
olarak bu benim için ilginçtir. fiimdi Türk
elitlerin söylediklerini ve yaptıklarını kendi
ifade ettikleri degerler ve kavramlara göre inceleyelim. ‹deal
ve realite arasındaki çeliski büyüktü.
Kendi hareketlerini «halkçı» olarak
nitelendirmelerine ragmen, elit ve halk arasında bir
uçurum vardı. Yani toptan bütün ideallerini
kendilerine yabancı olan sosyal bir gerçek içinde
yasama geçirmeye çalısıyorlardı. ‹sviçre
sistemini ve tarihi gelismelerini tam anlayamadan, onu idealize
etmislerdi. Positivist düsünceyle, ‹sviçre'nin
ve diger Avrupa devletlerinin modern ve prestij saglayan yanlarını
görebildiler ve bunları algılayabildikleri kadarıyla
taklit etmeye çalıstılar. Milliyetçi
idealistlerin büyük bir bölümü iyi niyetli
idi. Amaçları Türkiye'yi modern ve üniter bir
devlet olarak görmekti. Ancak parlak hedeflere kısa yoldan
ulasabilecegine inandılar. (Aynı hatayı o
dönemdeki Bolsewikler de yapmaktaydı.)
Egitimini ve doktorasını ‹sviçre'de
yapan Mahmut Esat Bozkurt, Eugen Huber'in ünlü ‹sviçre
medeni hukuk yasasını oldugu gibi aynen Türk hukuk
sistemine aktarmıstır. Kısa yoldan, insanları
inandırmadan, onları kazanmadan, zor ve siddet ile,
köklü reformların gerçeklesmesi
mümkün degildir: bu acı gerçek özellikle
Dogu Anadolu için geçerlidir. 1937 Dersim harekâtı
esnasında devletin sloganı, bu bölgede bir ‹sviçre
yaratmak, Dersim'e medeniyet getirmek idi. Oysa uygulumada ise
medeniyet degil, siddet ve yıkım vardı,
çünkü hedeflerin saglam temeli, yani bölgenin
tarihi ve kültürel gerçekleri entegre eden
demokratik bir çerçeve hiç yoktu.
Yöneticiler ilan ettikleri hedeflerinin çok uzagında
kaldılar.
‹sviçre tarihini ve buna
göre olusturulan siyasi sistemini benimsemis olsalardı, o
vakit Dogu Anadolu'da da modern, çogulcu bir hukuk devleti
düzeni kurmak için bu sistemin temelini olusturan bazı
ilkelerin ne denli önemli oldugunu her halde kabul ederlerdi. Bu
anlamda bilinmesi gerekir ki:
- Devleti olusturan etnik grupların tarihi ve
kültürel mirasları yok edilemez, uygun sekilde
entegre edilir. Örnek vermek gerekirse, insanların
anadilleri, kültürleri ve de Kürtlerin asırlarça
süren özerklik tecrübeleri inkar edilemez.
- Entegre etmek kazanmak demektir, assimile etmek degildir.
Etkili ve verimli çalısan yerel yönetimler,
Kürt, Ermeni ve Süryani akademik ve bilimsel kurumlar,
anadilde egitim, Kürtçe televizyon yayını
gibi uygulamalar güçlü, güvenilir modern bir
devletin göstergesi olur. Ülkenin iç sorunlarını
sadece siddet kullanarak bastıran bir devlet zayıfdır,
yani bu demektir ki devlet kendi insanlarına güven
veremiyor, ikna edemiyor, inandıramıyor ve de siddetsiz
çözümler üretemiyor.
Türk siyasi gelisimi için ciddi bir
engel de kendi jeostratejik önemidir. Kendi dengeleriyle ayakta
duramayan bir sistem ve silahlı güçleri, Batı'nın
milliyarlarça dolarlık destegiyle, kendi seyri
için de normal denebilecek iç gelismelere ve silahsız
demokratik mücadelere karsı durmaktadır. Tabi ki
hepimizin dilegi ve beklentisi odur ki Batı ve özellikle
Avrupa Birligi'nin Türkiye ile iliskilerinde
ölçünün sadece stratejik ve ekonomik çıkarları
degil, siyasi, sosyal ve hukuki dogrular ve hedefler olmasıdır.
Bu haftadaki Avrupa Birligi Katılım Ortaklıgı
Belgesi Kürt sorununu ayrıca açıklamamasına
ragmen yine de asıl problemleri net sekilde
göstermektedir.
Sonuç olarak kısaca sunu
söyleyebiliriz: Kendi tarihi ile barısmak, yani ideoloji
yapmadan serinkanlılıkla gerçekleri kabul etmek,
böylece gelecek üzerinde gölge olmasına izin
vermemek, Türkiye'nin iç barısı için son
derece önemli dir. Tarihi gerçekler, söyledigimiz
gibi: Kürtlerin kültürel ve siyasi miraslarının
hiçe sayılması, Ermeni soykırımı,
Türk milliyetçiligin dinin yerini alması ve de
uzlasma kültürünün eksikligi dir. Türkiye
gerçeklerini kabullenip bugünkü problemlerin
çözümünü basarmak için,
öncellikle kendi demokratik güçlerine güvenmek,
sivil toplumu güçlendirmek, iç dinamiklerini
harekete geçirmek ve de dısardan, yani Avrupa'dan gelen
öneri ve elestirileri tartısmaya açık olmak
zorundadır. Bence köklü adımlar atabilmek ve
yasama geçirebilmek için Türk siyasi yasamında
tam bir kusak degisikligi ile mümkün olacaktır.
Avrupa'daki farklı siyasi kültürleri tanıyan
Kürt ve Türk diasporası bu uzun vadeli demokratiklesme
ve barıs sürecisinde gayet önemli bir rol oynamalıdır.
‹nanıyorum ki milliyetçi komplekslerinden kurtulmus
bir kusak ancak gelecege yönelik uzun vadeli ve kararlı
politikalar sürdürebilir.
© 1998-2000 webmaster@hist.net
Nov. 2000