Dogu Anadolu’da Ulasılmayan Barıs

Hans-Lukas Kieser

Basel'de 11 Kasım 2000, Gökkusagı derneginde, verilen seminer

Dogu Anadolu günümüze dek süren iç huzursuzlugun kökeni 19uncu yüzyıla degin uzanmaktadır. Bu yüzyılda Ermeni ve Kürt sorunu baslamıs, Alevi sorunu da farklı nitelik kazanmıstır.
Tanzimat döneminde Osmanlı devleti çogu Kürt, bazıları da Asuri veya Ermeni olan yerel yönetimlerin yerine Dogu Anadolu'da merkezi sistemi gerçeklestirmeye çalısıyordu, ancak bunu basaramadı. Tanzimat ile, hukuk devleti ve dini esitlik ilan edildi, fakat Tanzimat, dini ve etnik gruplar arasında önceden varolan hierarsik düzenin bozulmasına ve de özellikle tasrada anarsi ve kin olusmasına neden oldu. Bunun çesitli sebepleri vardı. O zamanki (Mekteb-i Mülkiye ögretmeni Andreas Mordtmann'ın deyisle) «‹stanbul effendileri ve pasaları» bölgenin gerçeklerini arastırıp kabul ederek ve varolan sartlara göre bir siyasi sistem olusturmak yerine, Fransa'nın asırı merkeziyetçi idari sistemini ithal ettiler. Hedefleri: Modern ve güçlü bir devlet olmak, ve kendi iktidarlarını korumaktı. Bu hedef o zamanki Batı devletlerin, özellikle ‹ngilterre'nin çıkarlarına uygundu. Çünkü ‹ngilterre için Rusya ile olan rekabetinde jeostratejik açıdan saglam bir Osmanlı ‹mparatorlugu önemli idi. Rusya Müslüman karsıttı ve yayılmacı bir politika izliyordu. Osmanlı ‹mparatorlugu 18inci ve 19uncu yüzyılda Birinci Dünya Savası'na dek Rusya'ya karsı yaptıgı bütün savaslarını kaybetti. (Tek istisna Kırim Savasıdır, çünkü bu savasta Osmanlılar Avrupa'dan çok genis askeri destek gördüler.)
Bu modern tarih çerçevesinde dogu vilayetlerinde saglıklı ve barısçı bir iç gelisme gerçeklestirilemedi. Aksine, 16ncı yüzyıldan beri bölgesel iktidara sahip olmakla birlikte, padisahı da kabul eden Kürt hükümetleri ve beyliklerinin ortadan kaldırılmasıyla, yani 1830'lardan sonra, o bölge büyük sosyal felaketlere sahne oldu: katliam, zulüm, pogrom, jenosid, tehcir ve bitmeyen sıkıyönetim. Ermeni halkı ve kültürü 1915'ten sonra imha edildi. Kürt kültürüne 1923'ten sonra büyük baskı uygulandı. Resmi olarak «Kürdistan seferi» olarak adlandırılan iç savas 1830larda basladı ve ancak yüz sene sonra 1938 Dersim harekât ile sona erdi. Bildigimiz gibi bu sona erme geçici idi. 170 yıldan bu yana devlet bölgedeki egemenligini güç ve siddetle koruyabildi. Fakat ne Tanzimatçı hükümet ne kendisini yeni, modern bir devlet gösteren Cumhuriyet kalkınma, refah ve de huzur getiremedi; aksine, bitmeyen savas ve sıkıyönetim kosulları insanların emeklerini yok etti. Bildginiz gibi bugün bile birçok yerde en zorunlu gereksinmeler dahi karsılanamıyor.
Askeri güçle uzun vadeli huzurun saglanması olanaksızdır. Siyasetin eksikligi, kirli yönetimin izleri ve suçları açıkça kendini göstermektedir. Ama sunu da belirtmek gerekir ki tarih sartlarına göre gerçeklestirilmesi gerekenler hiç de kolay degildi. Modernlesme konusunda daha tecrübeli olan ve ekonomik güce sahip baska bir devlet de bunları basarayamayabilirdi. Avrupa ancak 20nci yüzyılın ikinci yarısında ciddi olarak dini ve etnik çogulculugu demokratik sekilde ögrenmeye basladı. Bu ögrenim son Osmanlı dönemine göre çok daha olumlu sartlarda gerçeklesmektedir. Ve yine de, sizlerin yabancı olarak yakınen bildiginiz gibi, Avrupa bu konularda bütün hedeflerine daha ulasamadı. Örnegin yabancıların siyasi haklara sahip olmaması gibi.
Yüz yıl önce Dogu Anadolu'da yapılması gereken: bölgede saglam bir hukuk devleti olusturmak, din ve etnik gruplar arasında barısı gerçeklestirmek ve bu çerçevede kalkınmaya ve refaha olanak saglamak olurdu. Bugün yerli hıristiyanların yok denecek kadar az olmasına ragmen söz edecegim gibi uzun vadeli benzer bir perspektif çizilebilir: Bu bölgedeki ülkelerin kalkınmalarını tamamlamaları ve çogulcu siyasi liberallesmeyi gerçeklestirmeleri durumunda, bu devletler arasındaki sınırlar açılabilir ve tıpkı Basel-Alsace-Schwarzwald Regio'su örneginde oldugu gibi serbest dolasım hakkı, sınır ötesi ekonomik ve kültürel isbirligi saglanabilir. Kürt sorunu varolan hiç bir sınır degistirilmeden Kürt Regio'su yaratılarak çözülebilir. Ermeniler ile de bu sekilde yine sınırları degistirmeksizin sınır ötesi bölgesi olusturularak barıs saglanabilir ve de Ermenilere geçmiste yasadıkları topraklar üzerine yine yasama sans verilebilir.
19uncu yüzyılda ortaya çıkan Dogu Anadolu'nun ıslahatı yani modernlestirilmesi ve barısa kavusturulması hala gelecegin misyonu dur. Barıs ve refah ancak saglam ve demokratik bir cogulcuk içinde dogar, krizden krize giden yarı otoriter ve mafyanın güclü oldugu bir sistem içinde elbette ki degil. Artık Türkiye'nin Cumhurbaskanı ve ‹çi ‹sleri Bakanı bile yolsuzluk ve kirli yönetimi ülkenin en önemli problemi olarak ifade ediyorlar. Türkiye'yi tanıyan gözlemciler bunu eskiden beri bilmektedirler. Krizleri bahane edip, yapay gündem yaratarak, kendi varlıklarının ve imtiyazlarının sürekligini saglamayı amaçlayan iktidar sahipleri bugüne kadar yabancı komploları, bölücülük, kürtçülük, Alevi sorunu, ‹slamcılıgı hep birer kriz nedeni gösterdiler ve bu sebeplerle vatanın tehlikede oldugunu yineleyip durdular. Oysa 19uncu yüzyıldan beri asıl problem yönetimdir. Diger söz edilen konular önemli olmakla birlikte, bunlar büyük ölçüde yönetimden kaynaklanan problemlerdir.

Çizdigim bu tabloyu simdi yakından üç baslık altında inceleyelim, özellikle de az tanınan son Osmanlı döneminden söz etmek istiyorum.
1) 19uncu yüzyılda Kürt ve Ermeni sorunun dogusu ve gelisimi
2) Genç Türk hareketi ve Ermeni soykırımı
3) Türk milliyetçilerin idealleri ve gerçekler

1) 19uncu yüzyılda Kürt ve Ermeni sorunun dogusu ve gelisimi
Kendi emirliklerin kaldırılmasıyla birlikte Kürtler derin ve bitmeyen bir kimlik krizine sürüklendiler. Kendi eski siyasi mirasları - yani kabul ettikleri bir hükümdarlıgın altında kendi bölgesel otonomileri sürdürebilme hakları - hiçe sayıldı. Daha sonra üniter Cumhuriyet'in kurulusuyla kendi kültürel mirasları da tamamen inkar edildi. Tanzimat'la beraber Sünni Kürt öz güvenini bozan ayrı ciddi bir problem daha çıktı: Gayrı müslimlerle Müslümanlar arasında hukuki ve siyasi esitlik ilan edilmesi Kürtlerin günlük yasamdaki üstünlügünün sorgulanmasına neden oldu. Demek ki Tanzimat'ın getirdigi degisiklikleri Kürtlere çok sey kaybettirdi, fakat hiç bir sey kazandırmadı. Müslüman olmayanların ve Alevilerin durumları farklı idi. Sünnilerin dini imtiyazlarının kaldırılmasını sevinçle karsıladılar: Modern hukuk devletini ve esitligi haklı olarak kendiler için önemli bir soysal düzenleme sayıyorlardı, dolaysıyla reformlar genellikle büyük ümit ile bekliyorlardı. Fakat ne yazık ki: onlar da hayal kırıklıgına ugradılar. Neden? Reformların tatlı yüzü - yani refah, güvenlik ve esitlik - yalnızca bazı büyük kentlerde az çok kendisini gösterebildi. Tasrada ise genel durum daha da agırlastı, çünkü eski düzen yerine, beklenen yeni bir düzen gelmedi. Bundan dolayı karmasa ve güvensizlik iyice artı. Bu durumdan en çok zarar görenler Sünni olmayan azınlık grupları idi. Kendi devletlerinin onları koruyamayacagını anladıklarında, sadece hıristianlar degil, Aleviler ve Yezidiler de artık dısarıdan yardım beklediler. Bölgede bulunan misyonerler aracılıgıyla süper devletlerden destek ve koruma istediler. Böylece uluslararası diplomaside Ermeni sorunu, «la question arménienne», dogdu. 1878 Berlin Antlasmasının 61inci maddesi Dogu Anadolu'daki Ermeniler için bir uluslar arası koruma öngörüyordü. Ancak gerçekte hiç bir zaman uygulanmadı.
Askeri gücü Kürt emirliklerini yok etmeye yettiyse de, Osmanlı devletin sivil gücü ancak yeni düzeni kurmaya yetmedi. Osmanlı ordusunda görev yapan ve Kürdistan seferine katılan Alman subay Helmut Moltke 1838’de Harput'ta iken sunları yazdı: «Bu zafer yanlızca silahlı olanların degil, binlerce savunmasız kadın ve çocugun da yasamına maloldu, binlerce yerlesim yeri yıkıldı ve yılların emegi yok oldu. Eger Kürtlerden alınan özgürlüklerinin yeri iyi bir yönetim ile doldurulamazsa, bu zaferin muhtemelen daha öncekiler gibi geçiçi olacaganı düsünmek üzücüdür.» Ne yazık ki Moltke'nin sözleri 20nci yüzyılda hala geçerliligini korumaktadır.
Tanzimat'tan sonraki padisah Abdülhamid Kürt krizini kararlı bir ‹slam birligi politikasıyla çözmeye çalıstı ve bunu, kısmen de olsa, basardı. Hamidiye alayılarının olusmasıyla olarak birçok Sünni Kürt asiret yine siyasi, hukuki ve ekonomik imtiyazlarını kazandılar. Kürtler dolaysıyla Abdülhamid'e «Kürt babası», «Bâve Kurdan» ünvanı verdiler. Abdülhamid yerel Sünni liderlerle resmen anlasarak dogu vilayetlerindeki hakimiyetlerini sürdürürdü. Tanzimat döneminde bile, ilan ettigi kendi prensiplerine aykırı olmasına ragmen, bu anlasma gayrı resmi olarak yürürlükte idi. Yoksa devlet iktidarını koruyamazdı. Hamidiyeler'den en çok zarar görenler Ermeniler, Yezidiler ve Dersim'in dısında yasıyan Aleviler idi.
Bu dönemde bazı genç Ermeniler tepki göstermeye basladılar. Protestan misyoner okullarında, kendi Ermeni okullarında ya da Avrupa'da batılı liberal egitim gören bu gençler hükümete isyan etmeyi kararlastılar. Önce 1887'de Cenevre'de, daha sonra da Tiflis'te devrimci dernekler kurdular. Bunlar dogu vilayetlerinde liberal ve sosyalist propaganda yapmaya ve, az da olsa, bazı gerilla faaliyetleri sürdümeye basladılar. «Gavurların» bir ‹slam devletini protesto eden bu davranısları yerel beyleri ve padisahı son derece rahatsız etti. Abdülhamid bazı Sünni seyhleriyle varolan iliskilerini kullanıp Müslümanları kendi hakları savunmaya çagırdı, derneklerin bu faaliyetlerini bölücü bir Ermeni isyanı olarak nitelendirerek toplumu Ermenilere karsı kıskırttı. Böylece - belki de tam istemeden - çok genis katliamlara yol açtı. Sonbahar 1895'te birkaç hafta içinde Sünni Kürtler, Türkler ve Çerkesler yaklasık yüzbin Ermeni öldürdü. Katillerin çogu kıskırtılan, bunu kendilerinin varolma mücadelesi olarak algılayan sivil Sünni erkeklerdi. Kurbanların yüzde 99,9 masum, militan siyasete karısmıyan Ermeniler ve de bazı Süryaniler idi.
O dönemde ‹sviçreli (özellikle de Basel'li) bazı doktor ve ögretmenler insani amaçlar ile Ermeni-Kürt bölgelerine, örnegin Sivas, Elazıg, Van ve Urfa'ya gidip hastane, yetimhane, okul ve el sanatlar atölyeleri kurdular. Bu çalısmalarını 1923'e degin sürdürdüler. (Diyebiliriz ki Basel'in o bölge ile iliskisi 105 sene önce basladı.)
1895'te genelde yerel halk devletin destegiyle katliamları yaptıgı için, sosyal bilimler bunları pogrom olarak adlandırmaktadır. Bazı tarihçiler ise bu olayları partial genocide (kısmi soykırım) olarak kabul etmektedirler, ve buna gerekçe olarak da kurban sayısının çok yüksek olmasını ve bölgeler arası organizasyonu göstermekteler. Bu suçu muhalefette bulunan bütün Genç Türkler açıkça kabul etmelerine ragmen, Türk milliyetçileri ise hem 1895 pogromları hem yirmi sene sonraki genel soykırımı 1915'ten sonra inkar ettiler.

2) Genç Türk hareketi ve Ermeni soykırımı
Yüz sene önce Abdülhamid'e karsı olan düsmanlıkları bütün Osmanlı muhalefetini, özellikle de Genç Türkleri, devrimci Ermenileri ve de bazı Kürt aydınlarını birlestirdi. Cenevre'de gurbette bulunan Osmanlılarda bu durumu net sekilde görmekteyiz. Genç Türk hareketi 1908'de iktidara geldiginde, insanlar liberal, çogulcu ve demokratik bir Osmanlı dönemin basladıgına inanmaktaydılar. Fakat bes sene sonra, yani 1913'te, ‹ttihat ve Terakki merkez üyeleri tarafından yürütülen, antiliberal bir parti diktatörlügü kuruldu. Talat'lar, Cemal'lar, Enver'ler, Dr. Nazım, Dr. Çerkez Resid ve digerleri hepsi o zamanki emperyalist Avrupa'nın en kötü ideolojilerini, yani antihümanist sosyaldarwinizmi, materializmi ve ırkçılıgı benimsediler. Milliyetçi positivizm elitlerde dinin yerini aldı; siddet ve zorlama ile kendi uluslarını yükseltmeyi amaçladılar. Baska dini ve etnik gruplarla beraber yasayabilmek yerine, onları boyunduruguna almak, kovmak ya de yok etmek sosyaldarwinizm doktrini dir.
‹ttihatçı rejim 1914 yılı Ocak ayında uluslarası baskılarla Dogu Vilayetleri için önemli bir reform planı imzalamak zorunda kaldı. Tıpkı 1998'de Kosovo için oldugu gibi, fakat daha yumusak sekilde, bu plan uluslar arası kontrol, yerel seçimler ve yerel dillerin tanınmasını öngörmekteydi. Fakat ‹ttihat'çı elit aynı senede Almanya'nın yanında Dünya Savasına büyük bir istekle katıldı ve Ekim 1914’te Rusya'ya saldırmaya basladı. Böylece kendi asıl problemlerini bir kenara bırakıp su hedeflere ulasmak istemekteydi:

Enver Pasa'nın ırkçı hayalleri üzerine kurulan Kafkasya seferi 1914’ün son günlerinde korkunç bir basarısızlıkla sonuçlandı. Sarıkamıs’ta hemen hemen bütün ordu, yani büyük bir bölümü Kürt olan 90'000 asker kıs fırtınalarında öldü. Rus ordusu Dogu Anadolu'ya girmeye basladı. ‹ttihatçı diktatörler o zaman kendilerine kolay bir hedef olarak zayıf bir azınlıgı seçtiler: tüm Ermenileri vatan hainligiyle suçlayıp ortadan kaldırmaya karar verdiler.
Yani belirlinen bu savas çerçevesinde Ermeni jenosidi meydana geldi. Elbette ki Ermeniler'in daha önce yasadıkları acı olaylar nedeniyle o dönemde varolan rejime güvenleri kalmamıstı, dogal olarak Rus egemenligi altında bulunan diger Ermenilere sempati duymaktaydılar. Fakat 1890'larda oldugu gibi 1915'te de Ermeni halkın büyük çogunlugunun militan siyasetle hiç ilgisi yoktu. Yine de ‹ttihatçı parti rejimi 1915 Nisanın'dan itibaren sadece savas bölgesinde bulunanları degil, bütün Ermenileri, bölgelere göre sırayla ölüme gönderdi. Jandarmaların, çestili çetelerin, sık sık da yerel Sünni Kürtlerin katılımı ile Ermeni erkekleri, kadın ve çocuklardan ayırıp, hemen katlettirdi, digerlerini ise tehcir sırasında ve sonunda da Suriye'deki çöl toplama kamplarında öldürttü. Elaziz Vilayeti’nde Gölcük gölü kenarında ise imha kampları bulunmakta idi. Çesitili silahlar ile orada en azından onbin kadın ve çocuk öldürüldü, ve de öldürülmeden önce paralarını, altınlarını ve elbiselerini vermek zorunda kaldılar. Yani acımasız sömürü bu degin ileriye gitti. Harput Amerikan konsolosu ve oradaki Amerikan hastanesinin bashekimi tanık oldukları bu olayları detaylı bir rapor halinde anlatarak dünyaya önemli belgeler bıraktılar. Öldürücü tehcir ile ilgili olan diger önemli bir raporu Urfa'daki ‹sviçreli hastanenin müdürü Jakob Künzler yazdı.
Türkiye ve dogu Anadolu bu insanlıga karsı islenen suçlar üzerine bir kez yürekten gelen ideolojisiz bir agıt yaktı mı? Bireysel istisnalar dısında ne yazık ki hayır, agıt yerine sadece inkar, tehdit, kafa tutmayı tercih etmektedir ve böylece jenosid kurbanlarının, kendi ölülerinin ve bütün evlatlarının huzuruna engel olmaktadır.
Bu soykırım konusunu biraz daha yakından inceleyelim: Nazi savas rejimi altındaki Yahudilerin kaderi ile 25 sene önceki ‹ttihat'çı diktatörlük altındaki Ermenilerin kaderi birçok açıdan birbirine benzerler:

Ermeni soykırımın gerçegi ortaya koyan baslıca kaynaklar sunlardır:

Dogu Anadolu tarihinde en kara leke 1915 olaylarıdır. Söylemek gerekir ki, bu yılda bazı Ermeniler tehciri kabul etmeyerek Karahisar, Van ve Urfa'da silahlı olarak kendilerini savunmaya çalıstılar. 1918'de - Rus ordusunun Erzurum'dan çekilisi sırasında - Ermeni milisleri zulüm ve intikam cinayetleri gibi agır suçlar islediler. Ancak, bunlara dayanarak hersey sivil savas olarak nitelendirmek, yani iki taraflı bir savas oldugunu ve zayıf olan tarafın kaybettigini ve yok oldugunu iddia etmek, bilimsellikten ve ciddiyetten uzak, saçma bir tezdir. Yahudilerin Varsova isyanı ve Almanlara karsı Rusyayı destekleyen gerilla faaliyetlerini gerekçe göstererek, Yahudi jenosidini bir sivil savasın «dogal» sonuçu olarak açıklamak akıl ve mantıgın kabul etmeyecegi bir seydir.
Ne yazık ki Cumhuriyet kurucuları tarihi sanslarını kullanmayıp yeni bir devlet kurarken, eski devlet yönetimi sırasında meydana gelen olaylar ile gerçekçi ve açık olmadılar. Neden yakın tarih ile ilgili yeni sayfa açmadılar? Niçin dogrulugu tartısmalı konuları aydınlatmayı tercih etmediler? Bunun yanıtı oldukça basit: Genç Cumhuriyet elitinin çogunun ‹ttihat'çı bir geçmisi vardı. Hepsi Türk milliyetçi olan bu insanlar, bazıları savas rejimin yaptıklarına direkt katıldılar, digerleri de, o kusakla dayanısma içinde bulunmaktaydı. Bir çogu o siddetli degismelerden önemli maddi veya siyasi faydalar sagladılar. Milli iktisadın kurulması amacıyla, ekonomide söz sahibi ve gücü olan Rumlar ve Ermeniler ortadan kaldırıldı. Ermenilerin imhası sayesinde zenginlesen mal ve mülk sahibi olanların sayısı büyüktü.
O dönemdeki bazı asırı Türk milliyetçileri savas ve soykırım suçlarını inkar etmekle yetinmeyip birde, bu olaylarla övünerek iç düsman olarak gördükleri diger grupları da sindirmeyi amaçlıyorlardı. Örnegin Koçgiri ayaklanma sırasında Kürt Alevilerine ve 1923'ten sonra assimile olmayan Kürtlere yaptıkları gibi. O zamanki Dıs ‹sleri Bakanı Tevfik Rüstü ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt'tun bazı soysaldarwinist ve ırkçı açıklamaları asırı Nazi söylemleri ile örtüsmekte idi.

3) Türk milliyetçilerin idealleri ve gerçekler
Türk milliyetçilerin bir bölümü ‹sviçre'de egitimlerini yapmıs ve de, ‹sviçre’yi idealize edip onu model olarak görmüslerdir. Bir ‹sviçreli tarihçi olarak bu benim için ilginçtir. fiimdi Türk elitlerin söylediklerini ve yaptıklarını kendi ifade ettikleri degerler ve kavramlara göre inceleyelim. ‹deal ve realite arasındaki çeliski büyüktü. Kendi hareketlerini «halkçı» olarak nitelendirmelerine ragmen, elit ve halk arasında bir uçurum vardı. Yani toptan bütün ideallerini kendilerine yabancı olan sosyal bir gerçek içinde yasama geçirmeye çalısıyorlardı. ‹sviçre sistemini ve tarihi gelismelerini tam anlayamadan, onu idealize etmislerdi. Positivist düsünceyle, ‹sviçre'nin ve diger Avrupa devletlerinin modern ve prestij saglayan yanlarını görebildiler ve bunları algılayabildikleri kadarıyla taklit etmeye çalıstılar. Milliyetçi idealistlerin büyük bir bölümü iyi niyetli idi. Amaçları Türkiye'yi modern ve üniter bir devlet olarak görmekti. Ancak parlak hedeflere kısa yoldan ulasabilecegine inandılar. (Aynı hatayı o dönemdeki Bolsewikler de yapmaktaydı.)
Egitimini ve doktorasını ‹sviçre'de yapan Mahmut Esat Bozkurt, Eugen Huber'in ünlü ‹sviçre medeni hukuk yasasını oldugu gibi aynen Türk hukuk sistemine aktarmıstır. Kısa yoldan, insanları inandırmadan, onları kazanmadan, zor ve siddet ile, köklü reformların gerçeklesmesi mümkün degildir: bu acı gerçek özellikle Dogu Anadolu için geçerlidir. 1937 Dersim harekâtı esnasında devletin sloganı, bu bölgede bir ‹sviçre yaratmak, Dersim'e medeniyet getirmek idi. Oysa uygulumada ise medeniyet degil, siddet ve yıkım vardı, çünkü hedeflerin saglam temeli, yani bölgenin tarihi ve kültürel gerçekleri entegre eden demokratik bir çerçeve hiç yoktu. Yöneticiler ilan ettikleri hedeflerinin çok uzagında kaldılar.
‹sviçre tarihini ve buna göre olusturulan siyasi sistemini benimsemis olsalardı, o vakit Dogu Anadolu'da da modern, çogulcu bir hukuk devleti düzeni kurmak için bu sistemin temelini olusturan bazı ilkelerin ne denli önemli oldugunu her halde kabul ederlerdi. Bu anlamda bilinmesi gerekir ki:

Türk siyasi gelisimi için ciddi bir engel de kendi jeostratejik önemidir. Kendi dengeleriyle ayakta duramayan bir sistem ve silahlı güçleri, Batı'nın milliyarlarça dolarlık destegiyle, kendi seyri için de normal denebilecek iç gelismelere ve silahsız demokratik mücadelere karsı durmaktadır. Tabi ki hepimizin dilegi ve beklentisi odur ki Batı ve özellikle Avrupa Birligi'nin Türkiye ile iliskilerinde ölçünün sadece stratejik ve ekonomik çıkarları degil, siyasi, sosyal ve hukuki dogrular ve hedefler olmasıdır. Bu haftadaki Avrupa Birligi Katılım Ortaklıgı Belgesi Kürt sorununu ayrıca açıklamamasına ragmen yine de asıl problemleri net sekilde göstermektedir.

Sonuç olarak kısaca sunu söyleyebiliriz: Kendi tarihi ile barısmak, yani ideoloji yapmadan serinkanlılıkla gerçekleri kabul etmek, böylece gelecek üzerinde gölge olmasına izin vermemek, Türkiye'nin iç barısı için son derece önemli dir. Tarihi gerçekler, söyledigimiz gibi: Kürtlerin kültürel ve siyasi miraslarının hiçe sayılması, Ermeni soykırımı, Türk milliyetçiligin dinin yerini alması ve de uzlasma kültürünün eksikligi dir. Türkiye gerçeklerini kabullenip bugünkü problemlerin çözümünü basarmak için, öncellikle kendi demokratik güçlerine güvenmek, sivil toplumu güçlendirmek, iç dinamiklerini harekete geçirmek ve de dısardan, yani Avrupa'dan gelen öneri ve elestirileri tartısmaya açık olmak zorundadır. Bence köklü adımlar atabilmek ve yasama geçirebilmek için Türk siyasi yasamında tam bir kusak degisikligi ile mümkün olacaktır. Avrupa'daki farklı siyasi kültürleri tanıyan Kürt ve Türk diasporası bu uzun vadeli demokratiklesme ve barıs sürecisinde gayet önemli bir rol oynamalıdır. ‹nanıyorum ki milliyetçi komplekslerinden kurtulmus bir kusak ancak gelecege yönelik uzun vadeli ve kararlı politikalar sürdürebilir.

 

© 1998-2000 webmaster@hist.net
Nov. 2000