Preprint of an article for the journal Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar, March 2005
Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler
(1914–1918), Ankara: TTK, 2001.
“Ermeni tehciri” yalnızca Türkiye tarihyazımının değil, uluslarötesi
tarihçiliğin de uzun süredir tartışılagelen önemli bir konusudur. Bu konuda
bugüne kadar yazılanların büyük bir kısmının ciddi tarihçilik problemleri
içerdiğini söylemeye gerek yok. Konunun güncel uluslararası
politikanın da ilgi odağında oluşu bunda önemli bir etken. Dolayısıyla
böylesine “hassas” bir konuda akademik tarihçiliğin mesafeli ve eleştirel
tutumu bilhassa önem kazanıyor. Aşağıda okuyacağınız eleştiri de bu konuda
gerekli bir uyarı olarak kaleme alınmıştır.
Her şeyden önce, Yusuf
Halaçoğlu’nun kitabının başlığı büyük bir iddia taşıyor: Birinci Dünya Savaşı’nda
"Ermeni tehciri"yle ilgili gerçeği ortaya çıkarmak. Kitabın yazarı, 1930'lu
yılların başlarında ulusal bir Türk tarihyazıcılığı oluşturmak üzere kurulmuş
olan Türk Tarih Kurumu'nun başkanıdır ve elimizdeki kitap da bu kurumca
basılmıştır.
Yusuf Halaçoğlu'nun, şimdiye
kadar uzmanı olarak öne çıkmadığı İkinci Meşrutiyet dönemine ait bir konu
hakkında yazması, kısa kitabında aktarılan meselenin onun ve temsil ettiği
kurum için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Yazarın, 90'lı yıllarda
araştırmaya açılmış olan Talat Paşa dönemi yazışmalarını da içeren Osmanlı
Dahiliye Nezareti telgraflarına geniş yer verdiği, ancak yeni uluslararası
araştırma literatürünün geniş yelpazesini dikkate almadığı kitap kısaca incelendiğinde
bile fark ediliyor.[1]
Bu nedenle kitabın ana ekseni, anılan arşiv kaynaklarının yanı sıra, büyük
ölçüde Türkiye’deki mevcut ulusal ikincil literatür üzerine kuruludur.
Kitap önsöz, giriş ve Osmanlı
Ermenileri’nin 1600’ler öncesi tarihi hakkındaki bir bölümün ardından iki
ana kısma ayrılıyor: Birincisi, Ermenilerin 18. yüzyıl sonundan Birinci Dünya
Savaşı'na kadarki durumunu, ikincisi ise tehcirin kendisini ele alıyor. Kitabın
sonunda yararlı bir dizin ve ayrıca, özel kuşe kağıda basılmış, ancak transkripsiyonu
ve tercümesi verilmemiş bazı Osmanlı belgelerinin tıpkıbasımı bulunuyor.
***
"Türk İdaresinde Ermeniler" konulu çok özet giriş bölümünün ilk sayfaları,
erken "Türk" egemenliği devrinde (yani Selçuklu ve Beylikler dönemlerinde)
Müslüman-Ermeni ilişkilerini idealize etme eğilimi taşıyor. Bu bölümde,
son yıllarda yayımlanan uzman literatürle ilişki kurulmuyor.[2]
Anadolu'nun 1071'den sonra hızla İslamlaşıp Türkleştiğinden fazlasıyla toptan
bir şekilde söz ediliyor. Ardından, Osmanlı-Ermeni beraberliğinin bazı
olumlu yönleri isabetli bir şekilde vurgulanıyor: Ermenilerin kültürel
özgürlükleri, yöresel özerklikleri ve ayrıca –Halaçoğlu'nun daha önceki
araştırmalarına gönderme yaparak belirttiği– Ermenilere güvenlikle ilgili
görevlerin verilmesi, vb. (bkz. s. 4). Giriş bölümü, 16. yüzyılda hâlâ
çok sayıda “hıristiyan Türkler” (s. 10) bulunduğu yolunda ilginç
bir tahmin ile sona eriyor.
19. yüzyıldan Dünya Savaşı’na
kadarki dönemi ele alan birinci ana bölümde, bu kitapta Osmanlı devleti
hakkında, veya 19. yüzyıldaki Osmanlı reformlarının problemlerine, (Ermenilerin
başlıca yerleşim bölgesi olan) Doğu Vilayetleri’ndeki değişimlere ya da kronik
kriz şartları altında yönetiminin “idare-i maslahat“ siyasetine ilişkin eleştirel
sonuçlar bulunmadığı gözlemi güçleniyor. Bilimsellikten uzak "bilindiği üzere"
ibaresiyle, ana bölümün başında, Şark Meselesi’nin Türkiye’de iyice klişeleşmiş
formülasyonu sunuluyor: Buna göre Avrupa devletleri azınlıkları koruma bahanesi
altında, ayrımsız ve değişmez bir şekilde Osmanlı devletini bölme ve paylaşma
politikasını izlemiş; bu amaçla Hıristiyan tebayı sistematik bir şekilde
devlete karşı kışkırtmışlardır. Oysa Şark Meselesi’ne daha tarihsel bir bakış,
onu farklı zamanlarda farklı aktörlerin farklı şekillerde kendilerine göre
çözümleri olan, Osmanlı bölgesinin geleceği meselesi olarak kavrar (kendi
çıkarına gayet uygun bir biçimde uzun bir süre boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nu
ayakta tutmaya yardımcı olan dünya devleti Büyük Britanya buna iyi bir örnektir).
Aynı şey, Şark Meselesi’nin önemli bir parçasını oluşturan Ermeni meselesi
için de geçerlidir: Bu, bir ayağıyla Ermenilerin kendi yerleşim bölgelerinde
güvenli bir gelecek sağlamaya yönelik varolma veya olmama meselesiydi. Diğer
ayağınin ise 1880’lerden itibaren kurulan kimi Ermeni devrimci örgütlerin
öncülüğünde hedeflenen bağımsız, sosyalist bir Ermenistan (Hınçak Örgütü)
ya da Osmanlı çerçevesinde “hürriyet ve eşitlik” (Daşnak Örgütü) bilinmektedir.
Daha sonra Ermeni sorununa iktidardaki İttihat ve Terakki yönetiminin baş
aktörleri tarafından Ermenilerin "tehciri" ile cevap verilmiş ve bu girişim
sonuçları itibariyle neredeyse Anadolu’daki Ermeni cemaatinin imhası ile
sonuçlanmıştır. Avrupa'nın güvenlik vaadi –ki Berlin Antlaşması’nın 61.
maddesinin asıl konusu buydu– bu süreçte yerine getirilmemiştir.
Elimizdeki kitapta Balkanlar’ın
ve Anadolu'nun birbirine paralel iki alan olarak görülmesi de ayrımsız bir
tarih determinizmi örneği olarak karşımıza çıkmaktadır (s. 12 ve 20): 19.
yüzyılın Balkanları’nda yeni ulusal devletlerin ortaya çıkıp Osmanlılardan
ayrılması esnasında gerçekleşenler -Halaçoğlu’nun sorgulamadan öne sürdüğü
varsayıma göre– Anadolu'nun da kaderi olacaktı. Bu bağlamda dile getirilebilecek
başka senaryolardan, mesela reform, dengeli katılım ve ölçülü özerklik sayesinde
Lübnan'da yaşanan "uzun süreli barış" örneğine ise hiç değinilmemektedir.
Protestan misyonerliklerin rolü (s. 14) konusunda da ayrımlara daha fazla
dikkat edilmesi gerekirdi: Her ne kadar dinsel bağlılığın şahikası olarak
görülebilecek olsa da, Anadolu’daki misyonerliklerin, özünde enternasyonalist
bir hareketin birer unsuru olarak, her türlü milliyetçiliği ve özellikle
devrimci şiddeti tasvip etmedikleri ileri sürülebilir. Ve bu tutumları, arada
sırada açık çatışmalara ve bazen de milliyetçi Ermeni öğrencilerin, biraz
da Osmanlı hükümetinin tepkisini çekmeme düşüncesiyle, misyoner okullarından
ihracına yol açabiliyordu. Bu Protestan kurumlarının siyasi liberal düşünce
birikiminin, bir yandan toplumsal eleştirilere diğer yandan da özerklik düşüncesine
ilham verdiği ise doğrudur.
Birinci ana kısımda muazzam
bir boşluk kendini hemen gösteriyor: Halaçoğlu 19. yüzyıl sonlarının kritik
gelişmeleri çerçevesinde ağırlığı neredeyse tamamen Ermenilerin örgütlü
veya münferit faaliyetlerine verirken –ki bu faaliyetler genellikle emniyet
güçlerine ya da sözü geçen Ermeni, Kürt ve Türk bireylere karşı idiler–,
Ermeni halkına karşı işlenen büyük çaplı katliamları bir kalemde atlayıveriyor.
Oysa kitlesel şiddetin bu temel örneği, 1915/16 olaylarına giden yolu anlatmak
isteyen bir bölümün merkezinde yer almalıydı. Geniş bir kaynakça temelinde
hazırlanmış yeni bir araştırma, belirli bir bölgenin sınırlarını aşan bir
çapta yönetilen – Rusya’daki pogromları andıran, fakat kurban sayısı çok
daha yüksek olan bir biçimde – çoğunlukla yerel camilerden başlayan 1895
sonbaharındaki şiddet olayları sonucunda çoğu erkek olmak üzere aşağı yukarı
100.000 Ermeni'nin öldüğü sonucuna varmakta.[3]
Bu olaylarda hakim temel güdü olarak dönemin çoğu yerel Sünnilerden oluşan
faillerinin dinsel fanatizminin yanında, sosyal kıskançlık, dolayısıyla
da Ermeni mal ve mülklerine el konulması zikredilmelidir.
1895 sonbaharında Anadolu’da
Ermenilere yönelik girişilen kitlesel şiddet, kısa süre önce padişah tarafından
Doğu Vilayetleri için Avrupa baskısı altında imzalanmış olan reformlara
verilen bir "cevap" niteliğindeydi. Halaçoğlu, söz konusu toplumsal depremin
büyük yap-bozunun tek bir parçası üzerine odaklanıyor: Ermeni devrimci örgütlerinin
bu olayları önceleyen gerilla eylemleri. Türk-Rus Savaşı (1877/78) sonrasının
özellikle Doğu Vilayetleri’ndeki olumsuz koşullarından ve Çarlık Rusyası’ndaki
sosyal devrimci akımların da etkisiyle doğmuş olan bu örgütler Osmanlı Ermenileri’nin
çoğunluğunu arkalarında toplayabilmekten çok uzaklardı. Ortaya çıkışlarında
önemli bir unsur ise, Abdülhamit devri yönetiminin Berlin Kongresi'nde
kendisinden talep edilen Doğu Vilayetleri’ndeki reformları (61. madde) uygulamaya
istekli ya da muktedir olmayışından duyulan hayal kırıklığıydı. 1890'lardaki
bu sindirme girişimlerinden sonra "Ermeni sorunu" (question arménienne) içerisinde 1914'e kadar
çözülmeyen ve hassas bir sorun olarak kalan, mülk sorunu (question agraire) da vardı: 1890’larda
yerel ahalice, özellikle 1895/96’daki kitlesel şiddet sırasında Kürtler
tarafından el konulmuş olan mülklerin Ermeni sahiplerine iadesi.[4]
Jön Türk muhalefeti ile
İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türkler'in Ermeni devrimci örgütü Taşnak
(s. 21-23) arasındaki işbirliği hakkındaki kısımda, konuya ilişkin modern
araştırmaların dikkate alınmamış olması büyük eksikliktir. Bu eksiklik de,
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin "ittihad-ı anasır" düşüncesine bağlılık
duyduğu yolundaki tamamen yanlış olmasa da eksik bir görüşe yol açıyor:
Cemiyetin merkez komitesi üyeleri arasında daha 1908'den önce de belirgin
bir Müslüman-Türk şovenizminin kabul gördüğünü Mehmet Şükrü Hanioğlu kılı
kırk yaran araştırmalarında belgelemiştir.[5]
Taşnak ile İttihat ve Terakki Cemiyeti arasındaki seçim ittifakının temelinde
question agraire'in –“toprak meselesi“ olarak bilinen
Ermenilerin 1895'te el konulmuş mülkleri sorununun– hukuki yollardan çözümlenmesi,
yani o mülklerin asıl sahiplerine geri verilmesinin yattığına dair herhangi
bir ibare yoktur.
Doğu Vilayetleri’nde reform
meselesinin 1913'te yeniden gündeme gelmesi, question agraire yerine, mantığa uygun
olmayan bir sıçramayla 1909 Adana katliamlarına bağlanıyor (s. 24). Söz
konusu sindirme harekâtında 20.000 civarında Ermeni'nin öldüğüne değinmeden
ve yazımızın ilk dipnotunda bir kısmını zikrettiğimiz zengin uluslararası
kaynaklar dikkate alınmaksızın onlara bir Ermeni saldırısının yol açtığı
kestirme bir şekilde iddia ediliyor. Ermeniler 1908 Temmuz’undan itibaren
vilayetlerin merkezlerinde yer yer silahlı savunmayı örgütlemiş olduklarından,
bu çatışmalarda Müslümanlar da 1.000 kadar kayıp vermişti. Saldırganlar çoğunlukla,
1908 Devrimi'nden hayal kırıklığına uğrayıp ideolojik İslamcılık ya da basit
dinsel fanatizm ve gâvur'a yönelik sosyal kıskançlık güdüleriyle
hareket edenlerden oluşmaktaydı. 1908'den sonraki İkinci Meşrutiyet’in beraberinde
getirdiği yerli Gayrimüslim siyasi aktörlerin ortaya çıkışı, millet-i
hâkime olarak kendi kimliklerini idame
ettirmek isteyen bu kesim tarafından bir meydan okuma olarak algılanmıştı.
1913'te – İttihat ve Terakki
diktatörlüğünün kurulması ve Doğu Vilayetleri’nde reform meselesinin yeniden
gündeme gelmesiyle– 1915/16'da Anadolu'daki Ermeni cemaatinin imhasının
yakın tarihi başlar. 24 ilâ 46. sayfalarda Halaçoğlu bir kere daha, meselelere
İttihatçı rejimin mirası olan milliyetçi Türk bakış açısını anlatıyor. Ayrıca,
rejimin Osmanlıcılığa (farklı halkların eşit haklarla beraberliği) tamamen
bağlı olduğunu düşündürüyor. İTC'nin sözcülüğünü yaptığı Türkçü harekete
ve hâlâ hiç çözülmemiş question agraire'e tek kelimeyle bile değinmeden,
sanki Ermeniler Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinin yerine getirilmesini
talep etmekle bir ihanet işlemişler gibi davranıyor. Osmanlı hükümeti uzunca
uluslararası pazarlıklardan sonra, nihayet 8 Şubat 1914'te Doğu Vilayetleri
için reform paketini imzalar. Sadece Rusya ya da İngiltere'nin değil, özellikle
ısrarlı bir çabayla Almanya'nın da bu reformlardan yana tavır almış olmasının,
milliyetçi Türk algılayışına yadırgatıcı geldiği anlaşılıyor; ne de olsa
Alman hükümeti güçlü bir Türkiye'den yanaydı. Ama Almanya da, uluslararası
girişimler olmazsa Doğu Anadolu'nun hem Osmanlı’nın hem de kendisinin bölgedeki
çıkarları açısından istikrarsız ve son derece tehlikeli bir yöre olarak kalacağını
kavramıştı. Bu durumda, gururlu İttihatçıların tam ulusal egemenliğe hak
talebini geçici olarak sınırlandırmak Ruslara şüphe ile bakan Almanlara göre
bile daha akıllıcaydı. Açık olan anlaşma hükümlerine rağmen –ama İTC içerisindeki
Türkçülerin Rusya fobisi ile mükemmelen uyuşacak şekilde– yazar, sanki
Doğu Anadolu böylelikle Rusların kontrolüne geçmiş intibaını yaratıyor. Gerçekte
ise Rus diplomasisi önemli tavizlere zorlanmıştı.[6] Amerikalı Osmanlı tarihi
uzmanı Roderic Davison'a göre 1914 reform planı olumlu ve realist bir uzlaşma
idi.[7]
Halaçoğlu'nun kitabının
genel bir zaafı daha ilk bölümlerde kendini göstermektedir: Uzun yıllar
süren reform çabalarının ardından Ermenilerin imhasına sahne olan Doğu Vilayetleri’ndeki
etnik topluluklararası ve toplumsal gerçekliklere ışık tutmamaktadır. Yazar
olayları, saha bilgisinden yoksun olan merkezî idareye mensup elitin dar
bakış açısından tanıtıyor: Tanzimat süreci içerisinde tetiklenen krizden
sonra yaşanan gündelik problemler ve etnik topluluklar arasında artan şiddet
konu edilmemektedir (1830 ve 1840'larda kendi emirliklerinin kaldırılması
ve Gayrımüslimlerle Müslümanlar arasında hukuki eşitliğin ilan edilmesiyle
birlikte Sünni Kürtler 19. yüzyılda bitmeyen bir kimlik krizine sürüklenip
Tanzimat'ın hedeflediği “yeni düzen”i genelde desteklemediler). Emperyalist
rekabetin gölgesinde kalmakla ve yetersiz olmakla birlikte, durumu düzeltme
yolunda ciddiyetle sürdürülen uluslararası çabaları, Halaçoğlu a priori devletin bölünmesine yönelik
bir komplo olarak kavrıyor; yerinde çoğulçu katılım, bölge dillerinin kullanımı,
etnik bakımdan karma olan polis birimleri kurulması, tarafsız ülkelerden
önemli yetkilerle donatılmış müfettişler – 1914'ün bu adeta modern tedbirlerinin
tümünü "komplo" sayıyor. Onun kullandığı dile göre küçük bir Ermeni azınlığı,
büyük bir "Türk" çoğunluğunun arasında yaşıyordu: Müslümanların büyük bir
kısmının (ordu içerisinde de, s. 31) Kürt olduğunu, Doğu Vilayetleri’nde Ermenilerle
ve başka gruplarla birlikte reform paketini (en azından kısmen) sevinçle
karşılayan büyük bir Alevi grubunun da bulunduğunun[8]
hasır altı edilmesi hayli sorunlu olan, eskimiş ulusal tarihçiliktir.
***
Halaçoğlu'nun 1914–18 yıllarına dair anlatımı (s. 31–46), ikinci bölümde
tehcir ile ilgili seçilmiş kaynakların incelenmesine temel oluşturuyor.
Burada temel problem, tarihçinin olay yerindeki inandırıcı tanıkların kaynaklarına
başvurmayı gerekli görmeyişidir: Oysa her türlü tarihyazımı bununla itibar
kazanır veya kaybeder. Çok sayıda kaynağı ve bakış açısını elden geçirmek
ve olmazsa olmaz bir şartın gereği olarak, insanlar tarafından gerçekten
yaşanmış ve çekilmiş olanları bütün taraflarıyla göz önünde tutmak yerine,
Halaçoğlu dönemin başkentteki merkezî idarenin aktörlerinin tek boyutlu bakış
açısını takip ediyor – üstelik bunu bile sadece dar resmî düzeyiyle yapıyor.
Söz konusu olan, bazı bakımlardan hayalî bir idari dil dünyasıdır; ki onu
okumayı bilen için genel olaylara ilişkin ilginç işaretler içerse de, kendi
başına alındığında tarihsel gerçeklikle pek az ilgisi vardır. İTC'nin merkez
komitesinin hâkim konumu hakkında, Teşkilat-ı Mahsusa hakkında, Ermeni yurttaşların
devlet ve ekonomiden sistematik olarak dışlanması hakkında, Anadolu'da İttihatçı
nüfus ve ekonomi politikasının hedefleri hakkında ve bütün bunların temelinde
yatan ideolojilere yazar açıklık getirmemektedir. Böylelikle okur, bu anlatıdan
Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran Türk milliyetçiliginin kuruluş
aşamasının bu (1913-23) temel gelişmeleri hakkında hiçbir şey öğrenememektedir.
Evrensel tarih
anlayışı, kurbanların bakış açısının eksik kalması veya araçsallaştırılmasını,
her tür tarih araştırması için temel bir kusur olarak değerlendirir. Bu
tartışma bağlamında Halaçoğlu, Müslüman savaş kurbanlarını,
Ermeni kurbanların bakış açısına karşı kullanıyor ve bir tarafla ilgili
kanıtları gayrı ciddi bir şekilde eliyor (örn. s. 45). Oysa
yazarın kayıtsız şartsız bir şekilde tüm kurbanlara genel tarihsel tabloda
hak ettikleri yeri vermesi ve sorumluluk meselesine daha üst bir gözlem
konumundan titizlikle yaklaşması gerekirdi. Hiçbir ciddi tarihçi, örneğin,
İkinci Dünya Savaşı'nda sivil Alman kurbanların sayısının Yahudi kurbanlardan
fazla olduğu olgusunu öne sürerek Yahudi soykırımını mazur göstermenin, hatta
üstünü örtmenin cazibesine kapılmaz; veya Almanlara karşı, Kızılordu ile
işbirliği yapan partizanların –aralarında anlaşılır bir şekilde çok sayıda
Yahudi de vardı– kanlı saldırılar düzenlediklerini böyle bir amaç için kullanmaz.
Halaçoğlu Ermeniler örneğinde tam da bunu yapıyor.
Halaçoğlu'nun çok ciddi
bir konu hakkındaki eserini inandırıcı olmaktan iyice uzaklaştıran bir başka
nokta, Ermenilere karşı "önlemlerin" daha önce gerçekleşmiş bir Ermeni ihanetine
ve Ermeni vahşetine karşı alınan tedbirler olduğu yolundaki savaş rejiminden
miras alınan anlatım karşısında, mesafeli ve nesnel bir duruşu sergileyememiş
olmasıdır. Bu tür argümanların öne sürülmesi, katliam ve soykırım meseleleri
ile ilgili tarih uzmanları için şaşırtıcı değildir: 20. yüzyılda faillerin
kendilerini düpedüz kurban olarak sunmadığı, "tedbirleriyle" imha edilenler
tarafından imha edilmenin –ki onları topluca, düşman güçlerle ortaklaşa
bir komplonun parçası olmakla damgalarlar– önüne geçmek istediklerini iddia
etmedikleri hemen hemen hiçbir soykırım yoktur. Burada şaşırtıcı olan, bir
tarihçinin seksen yılı aşkın bir süre sonra bile, dönemin aktörleri karşısında
hiçbir eleştirel veya mesafeli muhakeme belirtisi göstermeyişidir.
Bundan başka Halaçoğlu'nun
1914–18 yıllarını anlatışı, bu tür tarihyazımının (TTK kitabın İngilizce
bir basımını da gerçekleştirdiği halde) uluslararası düzeyde ciddiye alınmamasına
neden olan mükerrer yanlışlar ya da tatmin edicilikten uzak olan argümanlar
içeriyor:
Yazar, saldırıların savaş
ortağı Almanya ile anlaşma halinde Osmanlı İmparatorluğu tarafından başlatıldığını
(Teşkilat-ı Mahsusa'nın doğu sınırı ötesindeki eylemleriyle ve savaş gemilerinin
Rusya'nın Karadeniz limanlarına taarruzlarıyla) açıkça belirtmeyerek, İttihatçıların
1914 sonbaharındaki Rus saldırısı argümanını zımnen benimsiyor.
Yazar, Enver Paşa'nın 1914/15
kışındaki Rusya seferini ve güçlü Turancı motivasyonunu sorgulamayı ihmal
ediyor (bu seferin başarısızlığı Anadolu Ermenileri’nin imhasında, Hitler'in
Rusya seferinin duraklaması ve başarısızlığa uğramasının Yahudi soykırımı
için haiz olduğu öneme benzer bir belirleyiciliğe sahiptir). Oysa ancak Osmanlıların
savaşa kendi iradeleriyle katılması ve Enver Paşa’nın Rusya seferiyle, Anadolu’da
Ermenilerin imhası için yeterli şartlar oluşmuştur.
Yazar, ordu komutanlığının
ağır derecedeki başarısızlığını konu edinmek yerine, Sarıkamış felaketine
"Ermeni ihanetinin" neden olmuş olduğu imasında bulunuyor.
Halaçoğlu'nun arkadan hançerlenme
tezinin –muzaffer Osmanlı ordusunun Ermeni ihanetine uğradığı iddiası– önemli
bir unsuru, Ermeni asker kaçaklarıdır (s. 33-35, 80). Burada da olayları
yöresel bir bağlama oturtma yolunda herhangi bir gayret görülmüyor: Firarlara,
bu anlamsız savaştan kitlesel bir halde kurtulmaya çalışan Doğu Vilayetleri’ndeki
Müslüman erkekler arasında da kıyaslanabilir bir ölçüde rastlanmaktaydı.
Çünkü daha 1914 Ağustos’undaki seferberlik ilanı sırasında yaşanan müsadereler,
devlet birimlerinin acımasız hareket tarzını tüm halkın gözleri önüne sermişti.[9]
Halaçoğlu’na göre, 1914
Temmuz/Ağustos aylarındaki Taşnak Kongresi (s. 32-33) "Ermeni ihanetinin"
hazırlanmasına hizmet etmiştir. Yazar Taşnak temsilcilerinin İTC delegelerini,
yani Doğu Vilayetleri’ndeki Teşkilat-ı Mahsusa yöneticisi Dr. Bahaeddin
Şakir ile Ömer Naci'yi kabul ettiklerini, ama çıkışı olmayan bir talebe maruz
kaldıklarını gizliyor: Bu talebe göre, bu İTC üyelerinin daha o zaman kararlı
oldukları Rusya'ya karşı Osmanlı saldırısı ile eşgüdüm içinde, Ruslara karşı
Kafkasya'da suikast ve isyanlar tertip etmeleri isteniyordu. Buna karşılık
da Osmanlılar'ın zafer kazanması durumunda muğlak vaatler veriliyordu ve
aynı zamanda –Ermeni Osmanlı yurttaşları için kabul edilemez– bir şart olarak
şubatta kararlaştırılan reform paketinden feragat etmeleri öne sürülüyordu.
Bu reformların hayata geçirilmesini önlemek, İttihatçı aktörleri için, Rusya'ya
karşı saldırı eylemleriyle savaşa girmenin ana insiyaklarından biriydi.
Kendi Ermeni yurttaşlarından bu durumda kayıtsız şartsız sadakat beklemek,
mümkün değildi.
Halaçoğlu, son olarak,
Van ve başka şehirlerde örgütlenmiş Ermeni isyanları hakkındaki propaganda
amaçlı söylemi, bir kere daha hiçbir süzgeçten geçirmeksizin aktarıyor.
Baştan şunu söyleyelim: Tüm araştırmacılara, Alman müttefikinin olay yerinde
bulunan subaylarının ve başka temsilcilerinin bilinen belgelerini titizlikle
okumalarını ısrarla tavsiye ederim.[10]
Sırf Alman kaynakları bile –dönemin Alman basınındaki savaş propagandasının
tamamen aksine!– Van, Urfa, Şebinkarahisar ve başka yerlerdeki “isyanlar”ın
aslında umutsuz öz savunma hareketleri olduklarını belgelemektedir. O
sırada Ermeni nüfusun çoğunlukta olduğu dağlık Zeytun'daki (Süleymanlı)
çatışma hariç, bu hareketler 1915 Nisan’ında başlayan ve tüm Anadolu'yu
kapsayan Ermenilere karşı güdülen siyaset bağlamında ele alınmalıdır: Kendi
Ermeni yurttaşlarını korumak yerine onları toplu halde ölüme göndermek üzere
olan bir devlete karşı savunma olarak. Ermeni "isyanlarının" yekun olarak
şaşırtıcı ölçüde az olması, Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki yaygın
firarlara rağmen erkeklerin büyük kısmının orduya alınarak orada amele
birlikleri içerisinde tecrit edilmiş olmaları ve erken, hesaplanmış bir
tedbir olarak 1915 baharında Osmanlı-Ermeni elitinin tüm Anadolu'da tutuklama,
işkence ve cinayet yoluyla sistematik bir şekilde ortadan kaldırılmış olmasına
bağlanmalıdır.
1914 ve 1915 yıllarında
Van'da olanların isabetli bir tablosunu çizmek, başta olay yerindeki güvenilir
tanıkların anlatımları olmak üzere, çok çeşitli kaynaklar dikkate almaksızın
mümkün değildir. Van örneğinde bunu yapanlar, Van'ın 1915'teki genç valisi
Cevdet Bey'in, selefi Hasan Tahsin'in tamamen aksine bir şekilde maceracı
ve nefret dolu politikasını ve işlediği suçlarını, basmakalıp Ermeni başkaldırısı
ithamıyla örtbas etmek o kadar kolay olmasa gerek (s. 37-39).
Van'ın detaylara bütünüyle
sadık kalan bir tablosuna –Cevdet'in cinayetleri ve 1915 kış ve baharında
Ermeni köy halkının sistematik katliama tâbi tutulmasının yanı sıra– Cevdet'in
1915 Mayıs’ında kentten çekilmesinden sonra, Ermenilerce korumasız kentteki
Müslüman halka karşı işlenen karşı katliam da dahil edilmelidir. Ermeni
milislerin hesabına sayılacak daha büyük çaplı katliamlar ise, ancak 1917/18
kışında Erzincan-Erzurum bölgesinde meydana gelmiştir, ki Halaçoğlu bunlarla
ilgili haklı olarak, ama ne yazık ki Rus orijinal kaynaklarını belirtmeden,
Rus tanıklıklarına gönderme yapıyor (s. 80-81). Bununla birlikte kurban sayısı
ve tarihsel bağlam anlamında, bu katliamların Osmanlı Devleti’nin, Anadolu'da
kendi yurttaşlarının sistematik olarak imhası ile (örneğin Ahmed Refik'in
bunun dışında gayet yararlı olan İki komite, iki kıtâl, İstanbul, 1919 kitapçığının
yaptığı gibi) aynı kefeye konulması ne kadar mümkündür? Her şeyden önce de,
örneğin, Alman ordusunun 1944/45'te geri çekilmesi üzerine savunmasız Alman
sivillerine karşı işlenen geniş kapsamlı suçları sorumsuz yöneticilerin lehine
bir sav veya Yahudi soykırımının inkârı için bir firsat haline getirmek,
hiçbir ciddi tarihçinin aklına gelmez.
***
Yazarın önceki bölümde olduğu gibi ikinci el literatürü değerlendirmekle
yetinmeyip kendi kaynak çalışmasının sonuçlarını sunması itibarıyla, tehcir
hakkındaki ikinci kısım, kitapçığın belkemiğini oluşturmaktadır. Sunuşun
ideolojik üslubu, tamamıyla birinci bölümde belirlenmiş çizgiyi takip ediyor.
Başlangıçta Halaçoğlu isabetli bir şekilde, devlet yönetiminin, ordunun ve
–içkin olarak– İTC Merkez Komitesi’nin tehcir için sıkı işbirliğini ima ediyor;
sadece Enver'in 2 Mayıs 1915 tarihli bir mektubu ve Dahiliye Nezareti'nin
aynı aya ait talimatlarına kuru bir gönderme ile yetinerek tehcire yol açan
karar alma sürecini karanlıkta bırakıyor.
Halaçoğlu'nun
başvurduğu hükümetin üst düzeyi –Dahiliye Nazırı Talat Bey, Sadaret, Meclis-i
Vükelâ– kaynaklı evraklar, Ermeni karşıtı "tedbirler" konusunda o dönem
var olan fikir birliğini ve bunları sınırlı, düzenli ayarlamalar olarak ifade
etme çabasındaki resmî dili belgeliyor. Resmî dil ile ambalajlanmış, gerçekte
ise korkunç olan icraatlar, Birinci Dünya Savaşı'nın hâkim sosyal Darwinci
ruhu içerisinde, devletin bekası için zorunlulu eylemler olarak meşrulaştırılmaktaydı.
1 Haziran 1915'te yayımlanan –ve uzun süre önce bilimsel incelemelere konu
edilmiş olan- bir yasa, güvenlik güçlerine köy ve kentlerin toplu olarak
yeniden yerleştirme ve muhalif addedilen her türlü nüfus unsurunun yer sınırlaması
olmaksızın imhasını kapsayan çok geniş kapsamlı yetkiler veriyordu (s. 52-53).
Resmî düzlemde önceleri, Doğu cephesindeki savaş bölgesi ile sınırlı tedbirler
görüntüsü muhafaza edildi. İkiyüzlülük, Ermeni halkının savaşın etkilerinden
korunduğunun söylenmesine kadar vardı. Gerçekte ise Mayıs'taki açıklamalardan
ancak birkaç hafta sonra, Dahiliye Nezareti tarafından telgraflarla yönetilen
bir operasyonla, tüm Anadolu'dan Ermenilerin sevkine başlandı. Tehcirin
sınırlı kalmasıyla ilgili bu uzun ömürlü propaganda senaryosu Türkiye'de
de, 1990'lı yıllardan bu yana erişilebilir durumda olan Osmanlı Dahiliye
Nezareti telgraflarının ağırlığı altında tamamen çökmüştür.
Elbette ki kimsenin artık
bunu da inkâr etmesi mümkün değildir. Halaçoğlu, başlangıçta yerel nitelikli
bir politikadan tüm Anadolu'yu kapsayan bir politikaya dönüşümü –eğer herhangi
bir şekilde böyle bir dönüşümden söz etmek mümkün ise– akla yatkın kılacak
belgeler sunmuyor. Onun yerine basmakalıp güvenlik ihtiyacı tezine başvuruyor:
Diğer vilayetlerde bazı Ermeniler "teröristlere" (komitacılara) yataklık
ettiklerinden, nihayet onlar da tedbirlerden etkilenmişler. Gerçekte ise,
yaptıklarından ve davranışlarından bağımsız olarak, yalnızca Ermeni oldukları
için hepsi etkilenmekteydi. İstisnalar, ancak (İstanbul'da olduğu gibi) güçlü
uluslararası mevcudiyetin ya da (General Liman von Sanders'in İzmir'deki
tavrı gibi) Alman savaş ortağının şiddetli itirazının zoruyla oluşabiliyordu.
Halaçoğlu –eleştirisiz
bir şekilde idarî kaynaklara tutunarak– derinlemesine çözümlemelere girişmeden
ve çelişkili bir şekilde, geçici yer değiştirmelerden ve değerli Ermeni
mülklerinin iadesinin öngörülmüş olduğundan söz ediyor. Yalnız olay yerinde
tanıklık edilen gerçeklik değil, –Halaçoğlu'nun sözünü etmediği– merkezî devlete
ait kaynaklar da açıkça bambaşka bir şeyi göstermektedir: Orta ve Doğu Anadolu'ya
bir teftiş gezisinden sonra, Talat Bey 5 Aralık 1916'da, Ermenileri uzaklaştırmanın
ne kadar faydalı olduğunu ve Müslümanların onların mülk ve dükkânlarına sahip
çıkmakta ne kadar başarılı olduklarını memnuniyetle ifade etmiştir (BOA
DH.ŞFR 70/180). Kısa zaman önce çıkmış bir incelemesinde saygın bir holokost
ve soykırım tarihçisi olan Christian Gerlach, İttihatçı savaş rejiminin iç
politikasının ekonomik bağlamlarını inceleyerek, Ermeni mülklerinin ele
alınış şeklini tek bir kelimeyle özetledi: Massenraubmord (kitlesel gasp cinayeti).[11]
Halaçoğlu kaynakları öylesine
seçerek kullanıyor ki, sonuç bazen kara mizaha dönüşüyor: 1915'te başka
görgü tanıklarıyla birlikte Mamuretülaziz'deki Amerikan konsolosu Leslie
A. Davis'in Ermeni halkının "mezbaha vilayeti" olarak nitelediği şey hakkında,
Davis'in geniş kapsamlı dokümantasyonuna başvurmak yerine, Halaçoğlu (s.
59) bir tek Davis'in, Osmanlı gizli servisi tarafından ele geçirilen ve içerisinde
Ermenilerin intikam eylemlerinden söz ettiği (ve böylelikle bu tanığın ayrıntılara
sadık kaldığını da belgeleyen!) mektubuna değiniyor. Sözü geçen Ermeniler,
ki birkaçı Taşnak üyesiydi, Haziran sonunda Mamuretülaziz'de gerçekleştirilen
zorunlu sevkten ve onun öncesinde erkekler arasında yapılan katliamdan kaçabilmişti.[12]
Halaçoğlu –kendi dar şemasına uyduğu için– Dersim Kürtleri'nin sevk edilenlere
saldırı iddialarını öne çıkarıyor (s. 60). Genel bağlamda çok daha fazla
ağırlık taşıyan husus, yani Dersim'in 1915–17'de binlerce Ermeni için bir
dereceye kadar güvenli olan tek sığınak olduğu[13]
ve hatta kimi durumlarda Alevi Kürt aşiret reislerinin Ermeni dostlarını
silah gücüyle ölüm konvoylarından kurtardıkları[14]
gerçeğinden okura söz edilmemektedir.
Halaçoğlu'nun geride bırakılan Ermeni
mülklerinin idaresi için kurulan komisyonlar ve sevkiyatlarla ilgili düzenlemeler
hakkındaki anlatımları, Dahiliye Nezareti'nin bazı belgelerini aslına uygun
bir şekilde aktarmakta. Okunması hayli alın teri döktüren Osmanlı Devlet
kaynakları, onun için âdetâ kutsal yazılardır: Kaynağı aktarma tarzı, alanı
tanımadığını, genel bir bağlam kurmaktan kaçındığını ve kaynak eleştirisinden
yoksunluğunu ortaya koyuyor. Nitekim Talat Bey Orta ve Doğu Anadolu Vilayetleri’nin
valilerine 29 Ağustos 1915 tarihli bir telgrafını (BOA DH.ŞFR 55/292, kitapta:
s. 55/56), zorunlu göç sırasında imha amacının güdülmediğine, güvenliğin
sağlanmış olduğuna, şiddete başvuran memurların cezalandırıldığına ve Katoliklerin
ve Protestanların zorunlu göçten muaf tutulduğuna çok önemli bir kanıt olarak
göstermek anlamsızdan da ötedir. Çünkü buradaki sevkler, Katolik ve Protestanlar
dahil olmak üzere, çoktan tamamlanmıştı, erkeklerin çoğu kentlerin dışında
katledilmişti (Harput'ta ayrıca yaklaşık 10.000 kadın ve çocuk), kadınlar
ve çocuklar çok çeşitli eziyetlere –toplu ırza geçme, açlık, susuzluk, hastalık–
maruz bırakılmıştı. Üstelik Talat Bey, söz konusu telgraftan kısa bir süre
önce Alman elçisi Hohenlohe'ye şu ifadeyi kullanmıştı: "La question arménienne
n'existe plus" ("Ermeni meselesi, artık yoktur").
Halaçoğlu'nun
soykırıma karşı "kanıt" olarak öne sürdüğü ve tıpkıbasımına Ek 4'te yer
verdiği telgraf, daha Hohenlohe tarafından bir propaganda hilesi olarak deşifre
edilmişti. Talat Bey 2 Eylül 1915'te başka şifreli telgraflarla birlikte
onu, Avrupa basınına iletilmek üzere Almanca tercümesiyle Alman elçisine
vermişti. Ancak Hohenlohe, 4 Eylül tarihli mektubunda Reich Şansölyesi Bethmann-Hollweg'e
bunları yayınlamamayı tavsiye etti: Bunun bir propaganda yalanı olduğu fazlasıyla
açıktı, kendi istihbarat servislerinin sağladığı aksi yöndeki haberlerle
de aşırı bir çelişki içindeydi. Dahası, tarafsız İsviçre'ye sansüre uğramadan
ulaşmış olan, olay yerindeki tanıkların ifadeleri kamuoyuna yansıdı, bu
da Talat Bey’in propaganda girişiminin daha başından, ters etki yapacak
gibi görünmesine neden oldu. Rejimin, bir kısmı ülke içindeki Alman subaylarından
kaynaklanan –ve İttihatçı subaylarının Ermenilerin imhasını talep eden ifadelerini
de içeren- bu tür doğrudan malumatlardan ne kadar korktuğunu, Halaçoğlu
tarafından seçilmiş belgeler örnekliyor (s. 66).
Halaçoğlu'nun (s. 87) iddia
ettiğinin tam tersi doğrudur: Alman dokümantasyonunun yanı sıra, olay yerinden
çok sayıda tanıkla desteklenen zengin Amerikan dokümantasyonu da, İttihatçı
imha politikasını çarpıcı ve ayrıntılı bir biçimde gözler önüne sermektedir.
Merkezden örgütlenen sevklerle onlara eşlik eden katliamlar, elçi Wangenheim'ın
daha 7 Temmuz 1915'te Bethmann-Hollweg'e yazdığı gibi, Anadolu'daki Osmanlı
Ermenileri’nin imhasıyla sonuçlanıyordu. Wangenheim ve ABD elçisi Morgenthau,
bu konuda fikir birliği içerisindeydi. Taşrada yaşayan tecrübeli ve güvenli
gözlemcilerin raporları Ermeni tehcirinin gerçekte bir cemaatin imhası olduğunu
onlar için şüpheye yer bırakmayarak şekilde belgelemekte idiler. Erzurum'daki
Alman viskonsülü Erwin von Scheubner Richter ve Halep'teki ABD konsolosu
Jesse Jackson, Musul'daki viskonsül Walter Holstein ve Mamüretelaziz'deki
ABD konsolosu Leslie Davis, Urfa'daki hastane müdürü İsviçreli Jakob Künzler[15]
ve Malatya'daki körler yurdu müdürü Alman Hans Bauernfeind[16]
ve birçok başka tanık da bunu açık şekilde ifade ettiler.
Tarihî gerçeklik insan
eliyle meydana getirilmiş korkunç bir felaketin tüm yönlerini sergilediği
halde, profesyonel bir tarihçinin, bir kısmı bilinçli olarak propaganda
için öngörülmüş birkaç telgrafa dayanarak, zorunlu göçlerin disiplinli, güvenli
ve düzenli, iaşenin ve sağlık bakımının eksiksiz, demiryolu üzerinden ya
da kağnılarla rahatlık içerisinde yapıldığını, nasıl iddia edebildiğine inanmak
gerçekten zordur (s. 57-58, 67).
Tarihî yaşanmışlıkların
birincil müsebbiplerinin sorumluluklarını üstlenmeme eğilimi gösterdikleri
iyi bilinir. Ancak tarihçilerin üzerinde çalıştıkları dönemin bu gibi büyük
insanî trajedilerini analiz ederken bunların her derecedeki sorumlularını
ve bu bağlamda işlenen suçları görmeme konusundaki ısrarı ancak milliyetçi
tarih zihniyetiyle açıklanabilir. Halaçoğlu’nun, inkâr edilemez şiddet eylemlerinin
söz konusu olduğu yerlerde, güdümlü olmayan Kürt saldırılarını öne sürmesi
de bu refleksin bir başka tezahürü olarak görülebilir. Burada bir sistematiklik
ve disiplin (s. 73) olduğu gerçektir; ama Anadolu'daki Ermeni varlığının
geniş kapsamlı imhası düzeyinde.
Sadece binlerce Ermeni
çocuğunun sistematik şekilde zorla Türkleştirilmesi hususu bile, soykırım
hakkındaki BM konvansiyonunun 2e maddesi (Forcibly transferring children
of the group to another group) uyarınca, İttihatçı savaş rejiminin Ermeni
karşıtı politikasının nitelendirmesi için soykırım terimini akla getiriyor.
2 a-c maddeleri için ise aynı şey daha da fazla geçerlidir. Soykırım araştırma
ve soykırımı tanımlama sürecinin Yahudi öncüleri André Mandelstam, Raphael
Lemkin ve Josef Guttmann'ın tarihî araştırmalarında tarihsel açıdan yakın
örnek olarak İttihatçı cinayetlerinden yola çıkmış olmaları boşuna değildir.[17]
Halaçoğlu ise, birkaç öksüz yurdunun kurulması ve Ermeni çocuklarının devlet
tarafından Müslümanların yanına yerleştirilmeleri ile ilgili olarak insani
şefkate vurgu yapıyor (s. 62-63). Doğrudur, buradaki insani şefkat fedakârca
Ermeni kurbanların yanlarına sığınmasına imkân sağlayan bazı Türk, Kürt
ya da Arap ailelerinde vardı. Halaçoğlu'nun Dahiliye Nezareti'nin tehcir
edilenler için 4 Ağustos 1915'te –aile reislerinin büyük bölümünün katledilmiş
ve Ermeni mülklerinin gasp edilmiş olduğu bir sırada– çıkardığı vergi muafiyetini
devletin özellikle insancıl bir tedbiri olarak övmesi ise (s. 67), tarihçilikten
iyice uzaklaşılan noktayı ifade eder ve tam anlamıyla trajikomik bir siyasi
kabare malzemesidir.
Halaçoğlu'nun kitapçığı
ile ilgili bir ara bilanço olarak, Osmanlı el yazısını ve idarî dilini muhtemelen
mükemmelen bilen biri olarak, kendi Osmanlı kaynaklarını –ve mümkünse çok
daha fazlasını– sadece göz alıcı tıpkıbasım halinde değil de, bir seçme
yapmaksızın ortaya çıkış bağlamları ile birlikte transkripsiyonlarıyla yayımlamış
olsaydı (tabii ki daha önce yayımlanan Osmanlı Belgelerinde Ermeniler
kitabında
basılmış olanlarla zaten uzun zamandır İttihatçı propagandası olarak el
altında bulunanlarda olduğu gibi değil!), bilime makbul ve kalıcı bir hizmet
yapmış olacağını belirtelim. Aslında böylesi titiz bir görev için TTK gibi
büyük bir ulusal kurum çok uygun olurdu. Böyle önemli bir kaynak yayınlama
projesinde mutlaka ATASE (Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Dairesi
Başkanlığı Arşivi) belgelerinin de büyük ölçüde ve sansürsüz yer almaları
gerekir.
Mevcut haliyle Halaçoğlu'nun
kitabı ise böylesine önemli bir tarih sorunu üzerinde, milliyetçilikle çarpıtılmış
bir tarihyazımının kabul edilemez kaynak kullanımını incelemek için uygun
bir malzeme oluşturmaktadır. Kabul edilemez kaynak kullanımından, kaynağın
verdiği umumî manzara aranmadan, kaynağın bağlamı ve şartları araştırılmadan,
belirli bir kaynak grubundan belirli alıntıları yapmak ve bunların önceden
tanımlanmış, dogma gibi duran tarih tezlerine göre algılanmasını anladığım
açıktır.
Halaçoğlu'nun sayıları
kullanma (s. 74-79) ve 1917'den sonraki dönemi tasvir şeklini özel bir değerlendirmeye
tâbi tutmak, bu eleştirinin yer sınırını aşar. İlke olarak burada da, diğer
kaynakların kullanımı hakkında söylenmiş olanlar geçerli: Tarihî eleştiri,
isabetli bağlama yerleştirme ve başka kaynaklarla karşılaştırma yapmadan,
Osmanlı sayısal verilerini kullanmak da inandırıcı olmayan, anlamsız sonuçlara
yol açabilir. Türk düşmanı olarak sınıflandırılamayacak olan İstanbul'daki
Alman elçiliği, 4 Ekim 1916 tarihinde, Osmanlı hükümetinin Ermeni katliamlarında
bir milyondan biraz fazla Ermeni'nin öldüğünü tahmin ediyordu. Sayılarla
ilgili olarak bilimsel açıdan tatmin edici bir sonuca ulaşabilmek için olaylara
müdahil olmayan gözlemcilerin verdiği veriler, yerel kaynaklar, Ermeni Patrikhanesi'nin
sayıları ve kıyımın ikinci aşamasının (tehcirlerden sonra 1916 ve 1917
yıllarında Suriye Çölü'ndeki toplama kamplarında hayatta kalanların başlarına
gelen yıkıcı aşama) titiz bir değerlendirmesi de mutlaka hesaba katılmalıdır.
Burada sadece iki ipucu verelim: Mamuretülaziz vilayetinde Ermeni Patrikhanesi'nin
verilerine göre[18]
114.289 Ermeni yaşıyordu. Emniyet-i Umûmiye Müdüriyeti (EUM) ise, bu eyalette
tehcir edilenlerin sayısını sadece 51.000 olarak beyan ediyor, ki bu,
olay yerindeki Amerikalıların gözlemlerine kıyasla çok düşüktür (s. 75):
Burada, EUM’un katledilen erkekleri bu sayıya dahil etmediği ihtimali
akla gelmektedir.
Diyarbakır vilayeti için
Halaçoğlu tehcir edilen sayısını 20.000 olarak belirtiyor (s. 74). Bu hiç
de makul olmayan bir tahmin: Resmî Osmanlı verilerine göre bu vilayette
73.226 Ermeni yaşamaktaydı, Justin McCarthy'ye göre ise 89.131. Ermeni Patrikhanesi
ise 106.867 Gregoryen Ermeni saymıştı; Katolik ve Protestan Ermeniler de
(ki onların da hepsi tehcir edilmişti) katıldığında, Vali Dr. Mehmed Reşid'in
Dahiliye Nezareti'ne 18 Eylül 1915 tarihli telgrafında bildirdiği ve artık
tehcir edilecek kimse kalmadığını eklediği (BOA DH. EUM 2. Şb. 68/72)[19]
120.000 Ermeni sayısına hayli yaklaşıyoruz. Dr. Reşid güvenilir kaynaklardan,
imha politikası doğrultusundaki işini eksiksiz halletmiş olmasıyla bilinmektedir.[20]
***
Son olarak bir de önsöze göz atalım. Burada yazar, kitabını herhangi
bir ideolojiden bağımsız, tamamen bilimsel ölçütlere göre ve nesnel olarak
kaleme almış olduğunu öne sürüyor. Buna rağmen, bugün Ermenilere yönelik
soykırımdan söz eden tarihçileri, hem yüz yıl önce bağımsız bir Ermenistan
hedeflemiş olanlarla, hem de bir Kürt devleti kurma niyetiyle PKK'yı destekleyenlerle
aynı kefeye koyarak öfkeli duygularının ifadesinde beis görmüyor. Bütün
bu insanlara, tarihin mağlupları olduklarından ya da onlarla dayanışmaya
girdiklerinden, milliyetçi intikam duyguları atfediliyor. Bu tür izdüşümlü
imgelerin arkasında yatan korku, Halaçoğlu'nun kafa karışıklığını doruğuna
taşıyor: Kürtçe televizyon yayınları, Kürtçe dersleri ve kültürel hakları
savunanların –artık AB reformları ile birlikte bizzat Türk hükümeti de dahildir
bunlara!– hepsinin aynı bölücü komplonun parçası olduğunu iddia ediyor: Zaten
Ermenilerde de durumun böyle olduğunu belirtiyor. Milliyetçi temel korku
(Urangst), 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkmış
etnik milliyetçiliklerin sosyal Darwinci dünya görüşünden doğdu: Daha zayıf
olanın "doğal", kaçınılmaz akıbeti olarak görülen ve bu yüzden ancak "ötekine"
uygun addedileni yani kendi ulusal varlığının imhasını yaşamaktan duyulan
korkudur bu.
Önsözün sonuna doğru, Ermenilere
yönelik bir kitlesel cinayet ya da soykırım hakkındaki "gülünç iddialar"
(s. VIII, krş. s. 70) sözü geçiyor. Bu tür sözler, İttihatçı propagandasının
soğuk ve yakışıksız dilini devam ettiriyor: Sonradan Türk Tarih Kurumu'nun
kurucu üyesi de olacak Reşid Saffet Atabinen, Ermeni katliamlarını Balkanlardan
sürülen Türk muhacirlerin 1912'den sonra yaşadıklarına kıyasla "bir şaka"
(des plaisanteries) olarak nitelendirmiştir.[21]
Anadolu'daki Ermenilerin
imhası, hem Türk tarihinin hem de dünya tarihinin bir gerçeğidir. Ne devlet
merkezci meşrulaştırmalar, ne kinizm, ne de naiflik bu tarihsel olgunun
bilimsel araştırılmasında ikna edici olabilmektedir. Ümit ediyorum ki TTK
yakın bir zamanda Türk tarihinin bu zor bölümünü sorumluluk ve soğukkanlılıkla
ele almanın, tarihini özgürleştireceğinin bilinci ile bu karanlık sayfanın
asıl kurbanlarının bakış açısını da kapsayan (ama böyle yaparken ne Türkiye'yi
bölmeyi, ne de ortadan kaldırmayı amaçlamayan) uluslararası ve ulus ötesi
tarihyazımına peşin bir şüpheyle yaklaşmaktan vazgeçecektir; hatta ona katılacaktır.
Avrupa'da ulusal tarihçiliklerin hemen hemen hepsi 20. yüzyılının ilk yarısı
ile ilgili olarak bu tür anlamlı yüzleşmelerden kaçamadı. Israrlı tarih çarpıtmalarıyla
Türk tarihyazımının inandırıcılığına uluslararası düzeyde zarar verilmiş
ve verilmeye devam edilmektedir. İçe dönük, savunmaya yönelik bu tür tarih
yaklaşımı ve tartışmasının uluslararası platformda diyalog ortağı bulamamasının
önemli bir nedeni haline geldiği de bir gerçektir.
Halbuki Türkiye'de
yaşayan kimi bilimadamları, çalışmalarında eleştirel bir yaklaşımın, Türkiye’deki
ulusal tarihyazımının bu önemli “tabu”su açısından bile mümkün olduğunun
işaretlerini vermeye başlamışlardır. Bununla birlikte bu tarihyazımı devrimi,
zorlu, suç yüklü Dünya Savaşı döneminin Türk etnik milliyetçiliğinden kararlı
bir şekilde uzaklaşma gayretini, geleceğe yönelik çoğulcu bir ulus anlayışına
daha alıcı bir gözle ve samimiyetle inanmayı gerektiriyor.
Çev.: E. Özbek
[1] 1990'larda
Ermeni katliamını soykırım bağlamında değerlendiren
bazı önemli yayınlar için bkz. Robert Melson,
Revolution and genocide. On the Origins of the Armenian Genocide and
the Holocaust, The University
of Chicago Press, 1992; Richard G. Hovannisian (haz.), Remembrance and
denial. The case of the
Armenian Genocide, Wayne State University
Press, Detroit, 1998; L'extermination des déportés arméniens ottomans
dans les camps de concentration de Syrie-Mésopotamie (1915-1916), numéro
spécial de la Revue d'histoire arménienne contemporaine 2 (1998);
Taner Akçam, İnsan hakları ve Ermeni sorunu. İttihad ve Terakki'den
Kurtuluş Savaşı'na, , İmge, Ankara
, 1999; Fikret Adanır, "Die Armenische Frage und der Völkermord an den Armeniern
im Osmanischen Reich. Betroffenheit im Reflex nationalistischer Geschichtsschreibung",
H. Loewy ve B. Moltmann (haz.), Erlebnis - Gedächtnis - Sinn. Authentische
und konstruierte Erinnerung, Campus, Frankfurt,
1996, s. 237-263. Bazı önemli kaynak yayımlarını da belirtelim: James L.
Barton (der.), Statements of American missionaries on the destruction
of Christian communities in Ottoman Turkey, 1915-1917, Gomidas, Ann Arbor,
1998; Hermann Goltz, ve Alex Meissner (haz.), Deutschland,
Armenien und die Türkei 1895-1925, Dokumente und Zeitschriften aus dem Dr.
Johannes-Lepsius-Archiv an der Martin-Luther-Universität
Halle-Wittenberg, katalog, mikrofiş
ve ansiklopedi, Saur, Münih, 1999; Wolfgang Gust (haz.), Sammlung deutscher
diplomatischer Aktenstücke 1914-18, y.y., 1999 (bugün
hepsi şurada bulunuyor: www.armenocide.de); Henry
H. Riggs, Days of Tragedy in Armenia. Personal Experiences
in Harpoot, 1915-1917, Gomidas, Ann Arbor,
1997. Öteki literatür örnekleri için bkz. sonraki dipnotlar.
[2] Örneğin Michel Balivet,
Byzantins et Ottomans: relations, interaction, succession, Isis, Istanbul, 1999;
Rustam Shukorov, "The Byzantine Turks of the Pontos", Mesogeios, sayı 6, Herodotos, Paris,
1999, s. 7-47; Antony Eastmond (haz.), Eastern approaches to Byzantium:
papers from the thirty-third Spring Symposium of Byzantine Studies, University
of Warwick, Coventry, March 1999, Ashgate, Aldershot, 2001.
[3] Jelle Verheij,
"Die armenischen Massaker von 1894-1896. Anatomie und Hintergründe einer
Krise" ("1894-1896 Ermeni Katliamları. Bir Krizin Anatomisi ve Arkaplanı"),
Hans-Lukas Kieser (haz.), Die armenische Frage und die Schweiz (1896-1923), Chronos, Zürih, 1999, s. 69-129.
[4] "Question agraire” ile ilgili bazı Fransız diplomatik
kaynaklar için bkz., Hamit Bozarslan, "Histoire des relations kurdo-arméniennes",
Hans-Lukas Kieser (haz.), Kurdistan und Europa. Einblicke in die kurdische
Geschichte des 19. und 20. Jahrhunderts içinde, Chronos, Zürich, 1997, s.
179-81; Ermeni partizan “Ruben” gözüyle: Rouben (Minas Ter Minassian), Mémoires
d’un partisan arménien, Edition de l’aube, La Tour d’Aigues,
1990 (Ermenice orijinalı 1922-1952), s. 108-10; Van bölgesi için: Hans-Lukas
Kieser, Der verpasste Friede. Mission,
Ethnie und Staat 1839–1938, Chronos, Zürih, 2000
(Iskalanmış
Barış. Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1839–1938, İletişim
Yayınları, İstanbul, 2005, s. 441–43.
[5] Mehmed Şükrü Hanioğlu,
Preparation for a Revolution. The Young Turks, 1902–1908, Oxford University
Press, New York, 2001, s. 173–81; aynı yazar, The Young Turks in Opposition, Oxford University
Press, New York, 1995, s. 213–16.
[6] Cemal Paşa'nın hatıralarında
verdiği alıntılarında da net çıkıyor (bkz. Djemal, Ahmed Pascha, Erinnerungen
eines türkischen Staatsmannes, 2. baskı, Drei Masken Verlag, Münih,
1922, s. 337-54).
[7] "Turkey and the Triple
Alliance had obliged Russia to accept some fundamentals of the Turkish
plan, but from Russia had come the initiative and motive power that had
made possible any action at all. In point of fact, there were no losers."
Roderic H. Davison, "The Armenian crisis 1912-1914", aynı yazar, Essays
in Ottoman and Turkish History, 1774-1923. The impact of the West içinde, University of Texas
Press, Austin, 1990, s. 196.
[8] Bkz. Hasan R. Tankut,
"Zazalar hakkında sosyolojik tetkikler", Barak, Mehmet (haz.), Açık-Gizli/
Resmi-Gayrıresmi Kürdoloji Belgeleri, Özge, Ankara, 1994, içinde, s. 472;
Kieser, Hans-Lukas, "Some Remarks on Alevi Responses
to the Missionaries in Eastern Anatolia (19th-20th cc.)", Eleanor H. Tejirian
ve Reeva Spector Simon (haz.), Altruism and Imperialism. Western Cultural
and Religious Missions to the Middle East (19th-20th cc.), Columbia University,
New York, 2002, içinde, s. 120-142; Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, cilt 3, İşaret, İstanbul,
1992, s. 112.
[9] Bkz. Avusturyalı subay
Victor Pietschmann'ın Alman generalleri Bronsart von Schellendorf ve Liman
von Sanders için yazdığı rapor “Bericht über Türkisch-Armenien von Dr. Victor
Pietschmann”, 19 Ekim 1914, Lepsius-Archiv Halle LAH 90-1049; rapor şu
kitapta da bulunuyor: Kieser, Der verpasste Friede (Iskalanmış Barış), s. 557–61; Doktor Daniel Thom'un
16 Ağustos 1914'te Mardin'de yazılan mektubu için bkz. Kieser, aynı eser, 335–36; vb.
[10] Halaçoğlu dipnotlarında
birkaç Almanca kitaba değindiğinden, Almanca bildiğini varsayıyorum: Devlet
belgelerinin İngilizce olarak da neredeyse tamamı için bkz. www.armenocide.de.
[11] Christian Gerlach,
"Nationsbildung im Krieg: wirtschaftliche Faktoren bei der Vernichtung der
Armenier und beim Mord an den ungarischen Juden", ("Savaşta Millet Oluşumu:
Ermenilerin İmhasında ve Macar Yahudilerin Katledilmesinde Ekonomik Faktörler"),
Hans-Lukas Kieser ve D. Schaller (haz.), The Armenian Genocide and the
Shoah, Chronos, Zürih,
2002, s. 347-422, alıntı: 399.
[12] Davis'in
mektubunun tam metni, United States Official Documents on the Armenian
Genocide, cilt III: The
Central Lands, The Armenian Review, Watertwon, 1995, s. 36-37'de mevcuttur.
Davis'in dokümantasyonu için bkz. Leslie A. Davis, The Slaughterhouse
Province. An American Diplomat's Report on the Armenian Genocide. 1915-1917 (Mezbaha
Eyaleti. Ermeni Soykırımı Üzerine Bir Amerikan Diplomatının Raporu), haz.
Susan K. Blair, Aristide D. Caratzas, New Rochelle, 1989.
[13] Tracy W. Atkinson,
Account of the events in Turkey during the past three years as I have
seen them and as they have had an effect upon our work in the Annie Tracy
Hospital, 1917, yayımlanmamış rapor (Papers
of the American Board of Commissioners for Foreign Missions, Houghton Library,
Harvard,ABC 16.9.7.); Riggs, Days of Tragedy, s. 112-116; Mehmet
Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep, 1952, s. 41-42
ve 292; Leslie A. Davis, Slaughterhouse Province, s. 98-99, 108, 111-12,
170. Ermeni otobiyografisinde: Boghos Jafarian, Farewell Kharpert. The Autobiography of
Boghos Jafarian, 1989, s. 105-117; Jacques Alexanian
(haz.), Le Ciel était noir sur l'Euphrate, Robert Laffont, Paris, 1988, s.
132-144.
[14] Christoffel, Ernst, Aus dunklen
Tiefen, Buchdruckerei
Gutenberg, Berlin, 1921, s. 68.
[15] Bkz.
Jakob Künzler, Aus dem Lande des Blutes und der
Tränen. Erlebnisse in Mesopotamien während des Weltkrieges (1914-1918), Chronos, Zürih,
1999.
[16] Bauernfeind'in
günlüğü yayımlanmıştır: Revue d'Histoire Arménienne Contemporaine, sayı
2 (1998), s. 263-314.
[17] 1922 Ekimi’nde,
Polonyalı hukuk öğrencisi Lemkin (1900-59) katliam suçlularının cezalandırılmamasından
şok olup yeni bir hukukî kavramın gerekliğini anlamıştı. Yayımlanmamış
otobiyografisinde şunu yazıyor: "In Turkey, more than 1.200.000 Armenians
were put to death for no other reason than they were Christians. After the
end of the war, some 150 Turkish war criminals were arrested […] Then one
day, I read in the newspapers that all Turkish war criminals were to be released.
I was shocked. […] Why is the killing of a million a lesser crime than the
killing of a single individual? I didn't know all the answers, but I felt
that a law against this type of racial or religous murder must be adopted
by the world." Totally Unofficial Man: The Autobiography of Raphael Lemkin, y.y.,
Public Library, Manuscripts and Archives Division, The Raphael Lemkin Papers,
Boy 2, New York, t.y.; bkz. S. Totten ve S.
Jacobs (haz.), Pioneers of Genocide Studies, Transaction Pub.,
New Brunswick, s. 371, ve D. Schaller v.s. (haz.), Enteignet - Vertrieben
- Ermordet. Beiträge zur Genozidforschung, Chronos, Zürih,
2004, s. 260-62.
[18] 1913-14'e ait bu
veriler hakkında bir genel bakış için bkz., Raymond H. Kévorkian ve Paul
B. Paboudjian, Les Arméniens dans l’Empire ottoman à la veille du génocide, ARHIS, Paris,
1992, s. 57–60.
[19] Transkripsiyonu
Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), T.C. Başbakanlık
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara, 1994, s. 105'te yer almaktadır.
[20] Ermeni meselesinin önemli
bir boyutu olarak karşımıza çıkan rakamlar bahsindeki problemlere de birkaç
örnek üzerinden dikkati çekmekle yetindiğim bu bölümün daha kapsamlı bir
tartışması için belki yararlı olabileceğini düşündüğüm TTK’nın son zamanlarda
çıkardığı Ermeniler: Sürgün ve Göç (2004) adlı kitabı ise, ne yazık
ki, henüz görebilme fırsatını bulamadım.
[21] Kara-Schemsi
(=Réchid Safvet), L’extermination des Turcs (broşür),
y. y., Cenevre, 1919, s. 2.