Türk ulusal tarihçilik gölgesinde "Ermeni tehciri"

Preprint of an article for the journal Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar, March 2005


Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler (1914–1918),
Ankara: TTK, 2001.


“Ermeni tehciri” yalnızca Türkiye tarihyazımının değil, uluslarötesi tarihçiliğin de uzun süredir tartışılagelen önemli bir konusudur. Bu konuda bugüne kadar yazılanların büyük bir kısmının ciddi tarihçilik problemleri içerdiğini söylemeye gerek yok. Konunun güncel uluslararası politikanın da ilgi odağında oluşu bunda önemli bir etken. Dolayısıyla böylesine “hassas” bir konuda akademik tarihçiliğin mesafeli ve eleştirel tutumu bilhassa önem kazanıyor. Aşağıda okuyacağınız eleştiri de bu konuda gerekli bir uyarı olarak kaleme alınmıştır.

Her şeyden önce, Yusuf Halaçoğlu’nun kitabının başlığı büyük bir iddia taşıyor: Birinci Dünya Savaşı’nda "Ermeni tehciri"yle ilgili gerçeği ortaya çıkarmak. Kitabın yazarı, 1930'lu yılların başlarında ulusal bir Türk tarihyazıcılığı oluşturmak üzere kurulmuş olan Türk Tarih Kurumu'nun başkanıdır ve elimizdeki kitap da bu kurumca basılmıştır.

Yusuf Halaçoğlu'nun, şimdiye kadar uzmanı olarak öne çıkmadığı İkinci Meşrutiyet dönemine ait bir konu hakkında yazması, kısa kitabında aktarılan meselenin onun ve temsil ettiği kurum için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Yazarın, 90'lı yıllarda araştırmaya açılmış olan Talat Paşa dönemi yazışmalarını da içeren Osmanlı Dahiliye Nezareti telgraflarına geniş yer verdiği, ancak yeni uluslararası araştırma literatürünün geniş yelpazesini dikkate almadığı kitap kısaca incelendiğinde bile fark ediliyor.[1] Bu nedenle kitabın ana ekseni, anılan arşiv kaynaklarının yanı sıra, büyük ölçüde Türkiye’deki mevcut ulusal ikincil literatür üzerine kuruludur.

Kitap önsöz, giriş ve Osmanlı Ermenileri’nin 1600’ler öncesi tarihi hakkındaki bir bölümün ardından iki ana kısma ayrılıyor: Birincisi, Ermenilerin 18. yüzyıl sonundan Birinci Dünya Savaşı'na kadarki durumunu, ikincisi ise tehcirin kendisini ele alıyor. Kitabın sonunda yararlı bir dizin ve ayrıca, özel kuşe kağıda basılmış, ancak transkripsiyonu ve tercümesi verilmemiş bazı Osmanlı belgelerinin tıpkıbasımı bulunuyor.

***


"Türk İdaresinde Ermeniler" konulu çok özet giriş bölümünün ilk sayfaları, erken "Türk" egemenliği devrinde (yani Selçuklu ve Beylikler dönemlerinde) Müslüman-Ermeni ilişkilerini idealize etme eğilimi taşıyor. Bu bölümde, son yıllarda yayımlanan uzman literatürle ilişki kurulmuyor.[2] Anadolu'nun 1071'den sonra hızla İslamlaşıp Türkleştiğinden fazlasıyla toptan bir şekilde söz ediliyor. Ardından, Osmanlı-Ermeni beraberliğinin bazı olumlu yönleri isabetli bir şekilde vurgulanıyor: Ermenilerin kültürel özgürlükleri, yöresel özerklikleri ve ayrıca –Halaçoğlu'nun daha önceki araştırmalarına gönderme yaparak belirttiği– Ermenilere güvenlikle ilgili görevlerin verilmesi, vb. (bkz. s. 4). Giriş bölümü, 16. yüzyılda hâlâ çok sayıda “hıristiyan Türkler” (s. 10)
bulunduğu yolunda ilginç bir tahmin ile sona eriyor.

19. yüzyıldan Dünya Savaşı’na kadarki dönemi ele alan birinci ana bölümde, bu kitapta Osmanlı devleti hakkında, veya 19. yüzyıldaki Osmanlı reformlarının problemlerine, (Ermenilerin başlıca yerleşim bölgesi olan) Doğu Vilayetleri’ndeki değişimlere ya da kronik kriz şartları altında yönetiminin “idare-i maslahat“ siyasetine ilişkin eleştirel sonuçlar bulunmadığı gözlemi güçleniyor. Bilimsellikten uzak "bilindiği üzere" ibaresiyle, ana bölümün başında, Şark Meselesi’nin Türkiye’de iyice klişeleşmiş formülasyonu sunuluyor: Buna göre Avrupa devletleri azınlıkları koruma bahanesi altında, ayrımsız ve değişmez bir şekilde Osmanlı devletini bölme ve paylaşma politikasını izlemiş; bu amaçla Hıristiyan tebayı sistematik bir şekilde devlete karşı kışkırtmışlardır. Oysa Şark Meselesi’ne daha tarihsel bir bakış, onu farklı zamanlarda farklı aktörlerin farklı şekillerde kendilerine göre çözümleri olan, Osmanlı bölgesinin geleceği meselesi olarak kavrar (kendi çıkarına gayet uygun bir biçimde uzun bir süre boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nu ayakta tutmaya yardımcı olan dünya devleti Büyük Britanya buna iyi bir örnektir). Aynı şey, Şark Meselesi’nin önemli bir parçasını oluşturan Ermeni meselesi için de geçerlidir: Bu, bir ayağıyla Ermenilerin kendi yerleşim bölgelerinde güvenli bir gelecek sağlamaya yönelik varolma veya olmama meselesiydi. Diğer ayağınin ise 1880’lerden itibaren kurulan kimi Ermeni devrimci örgütlerin öncülüğünde hedeflenen bağımsız, sosyalist bir Ermenistan (Hınçak Örgütü) ya da Osmanlı çerçevesinde “hürriyet ve eşitlik” (Daşnak Örgütü) bilinmektedir. Daha sonra Ermeni sorununa iktidardaki İttihat ve Terakki yönetiminin baş aktörleri tarafından Ermenilerin "tehciri" ile cevap verilmiş ve bu girişim sonuçları itibariyle neredeyse Anadolu’daki Ermeni cemaatinin imhası ile sonuçlanmıştır. Avrupa'nın güvenlik vaadi –ki Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinin asıl konusu buydu– bu süreçte yerine getirilmemiştir.

Elimizdeki kitapta Balkanlar’ın ve Anadolu'nun birbirine paralel iki alan olarak görülmesi de ayrımsız bir tarih determinizmi örneği olarak karşımıza çıkmaktadır (s. 12 ve 20): 19. yüzyılın Balkanları’nda yeni ulusal devletlerin ortaya çıkıp Osmanlılardan ayrılması esnasında gerçekleşenler -Halaçoğlu’nun sorgulamadan öne sürdüğü varsayıma göre– Anadolu'nun da kaderi olacaktı. Bu bağlamda dile getirilebilecek başka senaryolardan, mesela reform, dengeli katılım ve ölçülü özerklik sayesinde Lübnan'da yaşanan "uzun süreli barış" örneğine ise hiç değinilmemektedir. Protestan misyonerliklerin rolü (s. 14) konusunda da ayrımlara daha fazla dikkat edilmesi gerekirdi: Her ne kadar dinsel bağlılığın şahikası olarak görülebilecek olsa da, Anadolu’daki misyonerliklerin, özünde enternasyonalist bir hareketin birer unsuru olarak, her türlü milliyetçiliği ve özellikle devrimci şiddeti tasvip etmedikleri ileri sürülebilir. Ve bu tutumları, arada sırada açık çatışmalara ve bazen de milliyetçi Ermeni öğrencilerin, biraz da Osmanlı hükümetinin tepkisini çekmeme düşüncesiyle, misyoner okullarından ihracına yol açabiliyordu. Bu Protestan kurumlarının siyasi liberal düşünce birikiminin, bir yandan toplumsal eleştirilere diğer yandan da özerklik düşüncesine ilham verdiği ise doğrudur.

Birinci ana kısımda muazzam bir boşluk kendini hemen gösteriyor: Halaçoğlu 19. yüzyıl sonlarının kritik gelişmeleri çerçevesinde ağırlığı neredeyse tamamen Ermenilerin örgütlü veya münferit faaliyetlerine verirken –ki bu faaliyetler genellikle emniyet güçlerine ya da sözü geçen Ermeni, Kürt ve Türk bireylere karşı idiler–, Ermeni halkına karşı işlenen büyük çaplı katliamları bir kalemde atlayıveriyor. Oysa kitlesel şiddetin bu temel örneği, 1915/16 olaylarına giden yolu anlatmak isteyen bir bölümün merkezinde yer almalıydı. Geniş bir kaynakça temelinde hazırlanmış yeni bir araştırma, belirli bir bölgenin sınırlarını aşan bir çapta yönetilen – Rusya’daki pogromları andıran, fakat kurban sayısı çok daha yüksek olan bir biçimde – çoğunlukla yerel camilerden başlayan 1895 sonbaharındaki şiddet olayları sonucunda çoğu erkek olmak üzere aşağı yukarı 100.000 Ermeni'nin öldüğü sonucuna varmakta.[3] Bu olaylarda hakim temel güdü olarak dönemin çoğu yerel Sünnilerden oluşan faillerinin dinsel fanatizminin yanında, sosyal kıskançlık, dolayısıyla da Ermeni mal ve mülklerine el konulması zikredilmelidir.

1895 sonbaharında Anadolu’da Ermenilere yönelik girişilen kitlesel şiddet, kısa süre önce padişah tarafından Doğu Vilayetleri için Avrupa baskısı altında imzalanmış olan reformlara verilen bir "cevap" niteliğindeydi. Halaçoğlu, söz konusu toplumsal depremin büyük yap-bozunun tek bir parçası üzerine odaklanıyor: Ermeni devrimci örgütlerinin bu olayları önceleyen gerilla eylemleri. Türk-Rus Savaşı (1877/78) sonrasının özellikle Doğu Vilayetleri’ndeki olumsuz koşullarından ve Çarlık Rusyası’ndaki sosyal devrimci akımların da etkisiyle doğmuş olan bu örgütler Osmanlı Ermenileri’nin çoğunluğunu arkalarında toplayabilmekten çok uzaklardı. Ortaya çıkışlarında önemli bir unsur ise, Abdülhamit devri yönetiminin Berlin Kongresi'nde kendisinden talep edilen Doğu Vilayetleri’ndeki reformları (61. madde) uygulamaya istekli ya da muktedir olmayışından duyulan hayal kırıklığıydı. 1890'lardaki bu sindirme girişimlerinden sonra "Ermeni sorunu" (question arménienne) içerisinde 1914'e kadar çözülmeyen ve hassas bir sorun olarak kalan, mülk sorunu (question agraire) da vardı: 1890’larda yerel ahalice, özellikle 1895/96’daki kitlesel şiddet sırasında Kürtler tarafından el konulmuş olan mülklerin Ermeni sahiplerine iadesi.[4]

Jön Türk muhalefeti ile İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türkler'in Ermeni devrimci örgütü Taşnak (s. 21-23) arasındaki işbirliği hakkındaki kısımda, konuya ilişkin modern araştırmaların dikkate alınmamış olması büyük eksikliktir. Bu eksiklik de, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin "ittihad-ı anasır" düşüncesine bağlılık duyduğu yolundaki tamamen yanlış olmasa da eksik bir görüşe yol açıyor: Cemiyetin merkez komitesi üyeleri arasında daha 1908'den önce de belirgin bir Müslüman-Türk şovenizminin kabul gördüğünü Mehmet Şükrü Hanioğlu kılı kırk yaran araştırmalarında belgelemiştir.[5] Taşnak ile İttihat ve Terakki Cemiyeti arasındaki seçim ittifakının temelinde question agraire'in –“toprak meselesi“ olarak bilinen Ermenilerin 1895'te el konulmuş mülkleri sorununun– hukuki yollardan çözümlenmesi, yani o mülklerin asıl sahiplerine geri verilmesinin yattığına dair herhangi bir ibare yoktur.

Doğu Vilayetleri’nde reform meselesinin 1913'te yeniden gündeme gelmesi, question agraire yerine, mantığa uygun olmayan bir sıçramayla 1909 Adana katliamlarına bağlanıyor (s. 24). Söz konusu sindirme harekâtında 20.000 civarında Ermeni'nin öldüğüne değinmeden ve yazımızın ilk dipnotunda bir kısmını zikrettiğimiz zengin uluslararası kaynaklar dikkate alınmaksızın onlara bir Ermeni saldırısının yol açtığı kestirme bir şekilde iddia ediliyor. Ermeniler 1908 Temmuz’undan itibaren vilayetlerin merkezlerinde yer yer silahlı savunmayı örgütlemiş olduklarından, bu çatışmalarda Müslümanlar da 1.000 kadar kayıp vermişti. Saldırganlar çoğunlukla, 1908 Devrimi'nden hayal kırıklığına uğrayıp ideolojik İslamcılık ya da basit dinsel fanatizm ve gâvur'a yönelik sosyal kıskançlık güdüleriyle hareket edenlerden oluşmaktaydı. 1908'den sonraki İkinci Meşrutiyet’in beraberinde getirdiği yerli Gayrimüslim siyasi aktörlerin ortaya çıkışı, millet-i hâkime olarak kendi kimliklerini idame ettirmek isteyen bu kesim tarafından bir meydan okuma olarak algılanmıştı.

1913'te – İttihat ve Terakki diktatörlüğünün kurulması ve Doğu Vilayetleri’nde reform meselesinin yeniden gündeme gelmesiyle– 1915/16'da Anadolu'daki Ermeni cemaatinin imhasının yakın tarihi başlar. 24 ilâ 46. sayfalarda Halaçoğlu bir kere daha, meselelere İttihatçı rejimin mirası olan milliyetçi Türk bakış açısını anlatıyor. Ayrıca, rejimin Osmanlıcılığa (farklı halkların eşit haklarla beraberliği) tamamen bağlı olduğunu düşündürüyor. İTC'nin sözcülüğünü yaptığı Türkçü harekete ve hâlâ hiç çözülmemiş question agraire'e tek kelimeyle bile değinmeden, sanki Ermeniler Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinin yerine getirilmesini talep etmekle bir ihanet işlemişler gibi davranıyor. Osmanlı hükümeti uzunca uluslararası pazarlıklardan sonra, nihayet 8 Şubat 1914'te Doğu Vilayetleri için reform paketini imzalar. Sadece Rusya ya da İngiltere'nin değil, özellikle ısrarlı bir çabayla Almanya'nın da bu reformlardan yana tavır almış olmasının, milliyetçi Türk algılayışına yadırgatıcı geldiği anlaşılıyor; ne de olsa Alman hükümeti güçlü bir Türkiye'den yanaydı. Ama Almanya da, uluslararası girişimler olmazsa Doğu Anadolu'nun hem Osmanlı’nın hem de kendisinin bölgedeki çıkarları açısından istikrarsız ve son derece tehlikeli bir yöre olarak kalacağını kavramıştı. Bu durumda, gururlu İttihatçıların tam ulusal egemenliğe hak talebini geçici olarak sınırlandırmak Ruslara şüphe ile bakan Almanlara göre bile daha akıllıcaydı. Açık olan anlaşma hükümlerine rağmen –ama İTC içerisindeki Türkçülerin Rusya fobisi ile mükemmelen uyuşacak şekilde– yazar, sanki Doğu Anadolu böylelikle Rusların kontrolüne geçmiş intibaını yaratıyor. Gerçekte ise Rus diplomasisi önemli tavizlere zorlanmıştı.[6] Amerikalı Osmanlı tarihi uzmanı Roderic Davison'a göre 1914 reform planı olumlu ve realist bir uzlaşma idi.[7]

Halaçoğlu'nun kitabının genel bir zaafı daha ilk bölümlerde kendini göstermektedir: Uzun yıllar süren reform çabalarının ardından Ermenilerin imhasına sahne olan Doğu Vilayetleri’ndeki etnik topluluklararası ve toplumsal gerçekliklere ışık tutmamaktadır. Yazar olayları, saha bilgisinden yoksun olan merkezî idareye mensup elitin dar bakış açısından tanıtıyor: Tanzimat süreci içerisinde tetiklenen krizden sonra yaşanan gündelik problemler ve etnik topluluklar arasında artan şiddet konu edilmemektedir (1830 ve 1840'larda kendi emirliklerinin kaldırılması ve Gayrımüslimlerle Müslümanlar arasında hukuki eşitliğin ilan edilmesiyle birlikte Sünni Kürtler 19. yüzyılda bitmeyen bir kimlik krizine sürüklenip Tanzimat'ın hedeflediği “yeni düzen”i genelde desteklemediler). Emperyalist rekabetin gölgesinde kalmakla ve yetersiz olmakla birlikte, durumu düzeltme yolunda ciddiyetle sürdürülen uluslararası çabaları, Halaçoğlu a priori devletin bölünmesine yönelik bir komplo olarak kavrıyor; yerinde çoğulçu katılım, bölge dillerinin kullanımı, etnik bakımdan karma olan polis birimleri kurulması, tarafsız ülkelerden önemli yetkilerle donatılmış müfettişler – 1914'ün bu adeta modern tedbirlerinin tümünü "komplo" sayıyor. Onun kullandığı dile göre küçük bir Ermeni azınlığı, büyük bir "Türk" çoğunluğunun arasında yaşıyordu: Müslümanların büyük bir kısmının (ordu içerisinde de, s. 31) Kürt olduğunu, Doğu Vilayetleri’nde Ermenilerle ve başka gruplarla birlikte reform paketini (en azından kısmen) sevinçle karşılayan büyük bir Alevi grubunun da bulunduğunun[8] hasır altı edilmesi hayli sorunlu olan, eskimiş ulusal tarihçiliktir.

***


Halaçoğlu'nun 1914–18 yıllarına dair anlatımı (s. 31–46), ikinci bölümde tehcir ile ilgili seçilmiş kaynakların incelenmesine temel oluşturuyor. Burada temel problem, tarihçinin olay yerindeki inandırıcı tanıkların kaynaklarına başvurmayı gerekli görmeyişidir: Oysa her türlü tarihyazımı bununla itibar kazanır veya kaybeder. Çok sayıda kaynağı ve bakış açısını elden geçirmek ve olmazsa olmaz bir şartın gereği olarak, insanlar tarafından gerçekten yaşanmış ve çekilmiş olanları bütün taraflarıyla göz önünde tutmak yerine, Halaçoğlu dönemin başkentteki merkezî idarenin aktörlerinin tek boyutlu bakış açısını takip ediyor – üstelik bunu bile sadece dar resmî düzeyiyle yapıyor. Söz konusu olan, bazı bakımlardan hayalî bir idari dil dünyasıdır; ki onu okumayı bilen için genel olaylara ilişkin ilginç işaretler içerse de, kendi başına alındığında tarihsel gerçeklikle pek az ilgisi vardır. İTC'nin merkez komitesinin hâkim konumu hakkında, Teşkilat-ı Mahsusa hakkında, Ermeni yurttaşların devlet ve ekonomiden sistematik olarak dışlanması hakkında, Anadolu'da İttihatçı nüfus ve ekonomi politikasının hedefleri hakkında ve bütün bunların temelinde yatan ideolojilere yazar açıklık getirmemektedir. Böylelikle okur, bu anlatıdan Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran Türk milliyetçiliginin kuruluş aşamasının bu (1913-23) temel gelişmeleri hakkında hiçbir şey öğrenememektedir.

Evrensel tarih anlayışı, kurbanların bakış açısının eksik kalması veya araçsallaştırılmasını, her tür tarih araştırması için temel bir kusur olarak değerlendirir. Bu tartışma bağlamında Halaçoğlu, Müslüman savaş kurbanlarını, Ermeni kurbanların bakış açısına karşı kullanıyor ve bir tarafla ilgili kanıtları gayrı ciddi bir şekilde eliyor (örn. s. 45). Oysa yazarın kayıtsız şartsız bir şekilde tüm kurbanlara genel tarihsel tabloda hak ettikleri yeri vermesi ve sorumluluk meselesine daha üst bir gözlem konumundan titizlikle yaklaşması gerekirdi. Hiçbir ciddi tarihçi, örneğin, İkinci Dünya Savaşı'nda sivil Alman kurbanların sayısının Yahudi kurbanlardan fazla olduğu olgusunu öne sürerek Yahudi soykırımını mazur göstermenin, hatta üstünü örtmenin cazibesine kapılmaz; veya Almanlara karşı, Kızılordu ile işbirliği yapan partizanların –aralarında anlaşılır bir şekilde çok sayıda Yahudi de vardı– kanlı saldırılar düzenlediklerini böyle bir amaç için kullanmaz. Halaçoğlu Ermeniler örneğinde tam da bunu yapıyor.

Halaçoğlu'nun çok ciddi bir konu hakkındaki eserini inandırıcı olmaktan iyice uzaklaştıran bir başka nokta, Ermenilere karşı "önlemlerin" daha önce gerçekleşmiş bir Ermeni ihanetine ve Ermeni vahşetine karşı alınan tedbirler olduğu yolundaki savaş rejiminden miras alınan anlatım karşısında, mesafeli ve nesnel bir duruşu sergileyememiş olmasıdır. Bu tür argümanların öne sürülmesi, katliam ve soykırım meseleleri ile ilgili tarih uzmanları için şaşırtıcı değildir: 20. yüzyılda faillerin kendilerini düpedüz kurban olarak sunmadığı, "tedbirleriyle" imha edilenler tarafından imha edilmenin –ki onları topluca, düşman güçlerle ortaklaşa bir komplonun parçası olmakla damgalarlar– önüne geçmek istediklerini iddia etmedikleri hemen hemen hiçbir soykırım yoktur. Burada şaşırtıcı olan, bir tarihçinin seksen yılı aşkın bir süre sonra bile, dönemin aktörleri karşısında hiçbir eleştirel veya mesafeli muhakeme belirtisi göstermeyişidir.

Bundan başka Halaçoğlu'nun 1914–18 yıllarını anlatışı, bu tür tarihyazımının (TTK kitabın İngilizce bir basımını da gerçekleştirdiği halde) uluslararası düzeyde ciddiye alınmamasına neden olan mükerrer yanlışlar ya da tatmin edicilikten uzak olan argümanlar içeriyor:

Yazar, saldırıların savaş ortağı Almanya ile anlaşma halinde Osmanlı İmparatorluğu tarafından başlatıldığını (Teşkilat-ı Mahsusa'nın doğu sınırı ötesindeki eylemleriyle ve savaş gemilerinin Rusya'nın Karadeniz limanlarına taarruzlarıyla) açıkça belirtmeyerek, İttihatçıların 1914 sonbaharındaki Rus saldırısı argümanını zımnen benimsiyor.

Yazar, Enver Paşa'nın 1914/15 kışındaki Rusya seferini ve güçlü Turancı motivasyonunu sorgulamayı ihmal ediyor (bu seferin başarısızlığı Anadolu Ermenileri’nin imhasında, Hitler'in Rusya seferinin duraklaması ve başarısızlığa uğramasının Yahudi soykırımı için haiz olduğu öneme benzer bir belirleyiciliğe sahiptir). Oysa ancak Osmanlıların savaşa kendi iradeleriyle katılması ve Enver Paşa’nın Rusya seferiyle, Anadolu’da Ermenilerin imhası için yeterli şartlar oluşmuştur.

Yazar, ordu komutanlığının ağır derecedeki başarısızlığını konu edinmek yerine, Sarıkamış felaketine "Ermeni ihanetinin" neden olmuş olduğu imasında bulunuyor.

Halaçoğlu'nun arkadan hançerlenme tezinin –muzaffer Osmanlı ordusunun Ermeni ihanetine uğradığı iddiası– önemli bir unsuru, Ermeni asker kaçaklarıdır (s. 33-35, 80). Burada da olayları yöresel bir bağlama oturtma yolunda herhangi bir gayret görülmüyor: Firarlara, bu anlamsız savaştan kitlesel bir halde kurtulmaya çalışan Doğu Vilayetleri’ndeki Müslüman erkekler arasında da kıyaslanabilir bir ölçüde rastlanmaktaydı. Çünkü daha 1914 Ağustos’undaki seferberlik ilanı sırasında yaşanan müsadereler, devlet birimlerinin acımasız hareket tarzını tüm halkın gözleri önüne sermişti.[9]

Halaçoğlu’na göre, 1914 Temmuz/Ağustos aylarındaki Taşnak Kongresi (s. 32-33) "Ermeni ihanetinin" hazırlanmasına hizmet etmiştir. Yazar Taşnak temsilcilerinin İTC delegelerini, yani Doğu Vilayetleri’ndeki Teşkilat-ı Mahsusa yöneticisi Dr. Bahaeddin Şakir ile Ömer Naci'yi kabul ettiklerini, ama çıkışı olmayan bir talebe maruz kaldıklarını gizliyor: Bu talebe göre, bu İTC üyelerinin daha o zaman kararlı oldukları Rusya'ya karşı Osmanlı saldırısı ile eşgüdüm içinde, Ruslara karşı Kafkasya'da suikast ve isyanlar tertip etmeleri isteniyordu. Buna karşılık da Osmanlılar'ın zafer kazanması durumunda muğlak vaatler veriliyordu ve aynı zamanda –Ermeni Osmanlı yurttaşları için kabul edilemez– bir şart olarak şubatta kararlaştırılan reform paketinden feragat etmeleri öne sürülüyordu. Bu reformların hayata geçirilmesini önlemek, İttihatçı aktörleri için, Rusya'ya karşı saldırı eylemleriyle savaşa girmenin ana insiyaklarından biriydi. Kendi Ermeni yurttaşlarından bu durumda kayıtsız şartsız sadakat beklemek, mümkün değildi.

Halaçoğlu, son olarak, Van ve başka şehirlerde örgütlenmiş Ermeni isyanları hakkındaki propaganda amaçlı söylemi, bir kere daha hiçbir süzgeçten geçirmeksizin aktarıyor. Baştan şunu söyleyelim: Tüm araştırmacılara, Alman müttefikinin olay yerinde bulunan subaylarının ve başka temsilcilerinin bilinen belgelerini titizlikle okumalarını ısrarla tavsiye ederim.[10] Sırf Alman kaynakları bile –dönemin Alman basınındaki savaş propagandasının tamamen aksine!– Van, Urfa, Şebinkarahisar ve başka yerlerdeki “isyanlar”ın aslında umutsuz öz savunma hareketleri olduklarını belgelemektedir. O sırada Ermeni nüfusun çoğunlukta olduğu dağlık Zeytun'daki (Süleymanlı) çatışma hariç, bu hareketler 1915 Nisan’ında başlayan ve tüm Anadolu'yu kapsayan Ermenilere karşı güdülen siyaset bağlamında ele alınmalıdır: Kendi Ermeni yurttaşlarını korumak yerine onları toplu halde ölüme göndermek üzere olan bir devlete karşı savunma olarak. Ermeni "isyanlarının" yekun olarak şaşırtıcı ölçüde az olması, Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki yaygın firarlara rağmen erkeklerin büyük kısmının orduya alınarak orada amele birlikleri içerisinde tecrit edilmiş olmaları ve erken, hesaplanmış bir tedbir olarak 1915 baharında Osmanlı-Ermeni elitinin tüm Anadolu'da tutuklama, işkence ve cinayet yoluyla sistematik bir şekilde ortadan kaldırılmış olmasına bağlanmalıdır.

1914 ve 1915 yıllarında Van'da olanların isabetli bir tablosunu çizmek, başta olay yerindeki güvenilir tanıkların anlatımları olmak üzere, çok çeşitli kaynaklar dikkate almaksızın mümkün değildir. Van örneğinde bunu yapanlar, Van'ın 1915'teki genç valisi Cevdet Bey'in, selefi Hasan Tahsin'in tamamen aksine bir şekilde maceracı ve nefret dolu politikasını ve işlediği suçlarını, basmakalıp Ermeni başkaldırısı ithamıyla örtbas etmek o kadar kolay olmasa gerek (s. 37-39).

Van'ın detaylara bütünüyle sadık kalan bir tablosuna –Cevdet'in cinayetleri ve 1915 kış ve baharında Ermeni köy halkının sistematik katliama tâbi tutulmasının yanı sıra– Cevdet'in 1915 Mayıs’ında kentten çekilmesinden sonra, Ermenilerce korumasız kentteki Müslüman halka karşı işlenen karşı katliam da dahil edilmelidir. Ermeni milislerin hesabına sayılacak daha büyük çaplı katliamlar ise, ancak 1917/18 kışında Erzincan-Erzurum bölgesinde meydana gelmiştir, ki Halaçoğlu bunlarla ilgili haklı olarak, ama ne yazık ki Rus orijinal kaynaklarını belirtmeden, Rus tanıklıklarına gönderme yapıyor (s. 80-81). Bununla birlikte kurban sayısı ve tarihsel bağlam anlamında, bu katliamların Osmanlı Devleti’nin, Anadolu'da kendi yurttaşlarının sistematik olarak imhası ile (örneğin Ahmed Refik'in bunun dışında gayet yararlı olan İki komite, iki kıtâl, İstanbul, 1919 kitapçığının yaptığı gibi) aynı kefeye konulması ne kadar mümkündür? Her şeyden önce de, örneğin, Alman ordusunun 1944/45'te geri çekilmesi üzerine savunmasız Alman sivillerine karşı işlenen geniş kapsamlı suçları sorumsuz yöneticilerin lehine bir sav veya Yahudi soykırımının inkârı için bir firsat haline getirmek, hiçbir ciddi tarihçinin aklına gelmez.

***


Yazarın önceki bölümde olduğu gibi ikinci el literatürü değerlendirmekle yetinmeyip kendi kaynak çalışmasının sonuçlarını sunması itibarıyla, tehcir hakkındaki ikinci kısım, kitapçığın belkemiğini oluşturmaktadır. Sunuşun ideolojik üslubu, tamamıyla birinci bölümde belirlenmiş çizgiyi takip ediyor. Başlangıçta Halaçoğlu isabetli bir şekilde, devlet yönetiminin, ordunun ve –içkin olarak– İTC Merkez Komitesi’nin tehcir için sıkı işbirliğini ima ediyor; sadece Enver'in 2 Mayıs 1915 tarihli bir mektubu ve Dahiliye Nezareti'nin aynı aya ait talimatlarına kuru bir gönderme ile yetinerek tehcire yol açan karar alma sürecini karanlıkta bırakıyor.

Halaçoğlu'nun başvurduğu hükümetin üst düzeyi –Dahiliye Nazırı Talat Bey, Sadaret, Meclis-i Vükelâ– kaynaklı evraklar, Ermeni karşıtı "tedbirler" konusunda o dönem var olan fikir birliğini ve bunları sınırlı, düzenli ayarlamalar olarak ifade etme çabasındaki resmî dili belgeliyor. Resmî dil ile ambalajlanmış, gerçekte ise korkunç olan icraatlar, Birinci Dünya Savaşı'nın hâkim sosyal Darwinci ruhu içerisinde, devletin bekası için zorunlulu eylemler olarak meşrulaştırılmaktaydı. 1 Haziran 1915'te yayımlanan –ve uzun süre önce bilimsel incelemelere konu edilmiş olan- bir yasa, güvenlik güçlerine köy ve kentlerin toplu olarak yeniden yerleştirme ve muhalif addedilen her türlü nüfus unsurunun yer sınırlaması olmaksızın imhasını kapsayan çok geniş kapsamlı yetkiler veriyordu (s. 52-53). Resmî düzlemde önceleri, Doğu cephesindeki savaş bölgesi ile sınırlı tedbirler görüntüsü muhafaza edildi. İkiyüzlülük, Ermeni halkının savaşın etkilerinden korunduğunun söylenmesine kadar vardı. Gerçekte ise Mayıs'taki açıklamalardan ancak birkaç hafta sonra, Dahiliye Nezareti tarafından telgraflarla yönetilen bir operasyonla, tüm Anadolu'dan Ermenilerin sevkine başlandı. Tehcirin sınırlı kalmasıyla ilgili bu uzun ömürlü propaganda senaryosu Türkiye'de de, 1990'lı yıllardan bu yana erişilebilir durumda olan Osmanlı Dahiliye Nezareti telgraflarının ağırlığı altında tamamen çökmüştür.

Elbette ki kimsenin artık bunu da inkâr etmesi mümkün değildir. Halaçoğlu, başlangıçta yerel nitelikli bir politikadan tüm Anadolu'yu kapsayan bir politikaya dönüşümü –eğer herhangi bir şekilde böyle bir dönüşümden söz etmek mümkün ise– akla yatkın kılacak belgeler sunmuyor. Onun yerine basmakalıp güvenlik ihtiyacı tezine başvuruyor: Diğer vilayetlerde bazı Ermeniler "teröristlere" (komitacılara) yataklık ettiklerinden, nihayet onlar da tedbirlerden etkilenmişler. Gerçekte ise, yaptıklarından ve davranışlarından bağımsız olarak, yalnızca Ermeni oldukları için hepsi etkilenmekteydi. İstisnalar, ancak (İstanbul'da olduğu gibi) güçlü uluslararası mevcudiyetin ya da (General Liman von Sanders'in İzmir'deki tavrı gibi) Alman savaş ortağının şiddetli itirazının zoruyla oluşabiliyordu.

Halaçoğlu –eleştirisiz bir şekilde idarî kaynaklara tutunarak– derinlemesine çözümlemelere girişmeden ve çelişkili bir şekilde, geçici yer değiştirmelerden ve değerli Ermeni mülklerinin iadesinin öngörülmüş olduğundan söz ediyor. Yalnız olay yerinde tanıklık edilen gerçeklik değil, –Halaçoğlu'nun sözünü etmediği– merkezî devlete ait kaynaklar da açıkça bambaşka bir şeyi göstermektedir: Orta ve Doğu Anadolu'ya bir teftiş gezisinden sonra, Talat Bey 5 Aralık 1916'da, Ermenileri uzaklaştırmanın ne kadar faydalı olduğunu ve Müslümanların onların mülk ve dükkânlarına sahip çıkmakta ne kadar başarılı olduklarını memnuniyetle ifade etmiştir (BOA DH.ŞFR 70/180). Kısa zaman önce çıkmış bir incelemesinde saygın bir holokost ve soykırım tarihçisi olan Christian Gerlach, İttihatçı savaş rejiminin iç politikasının ekonomik bağlamlarını inceleyerek, Ermeni mülklerinin ele alınış şeklini tek bir kelimeyle özetledi: Massenraubmord (kitlesel gasp cinayeti).[11]

Halaçoğlu kaynakları öylesine seçerek kullanıyor ki, sonuç bazen kara mizaha dönüşüyor: 1915'te başka görgü tanıklarıyla birlikte Mamuretülaziz'deki Amerikan konsolosu Leslie A. Davis'in Ermeni halkının "mezbaha vilayeti" olarak nitelediği şey hakkında, Davis'in geniş kapsamlı dokümantasyonuna başvurmak yerine, Halaçoğlu (s. 59) bir tek Davis'in, Osmanlı gizli servisi tarafından ele geçirilen ve içerisinde Ermenilerin intikam eylemlerinden söz ettiği (ve böylelikle bu tanığın ayrıntılara sadık kaldığını da belgeleyen!) mektubuna değiniyor. Sözü geçen Ermeniler, ki birkaçı Taşnak üyesiydi, Haziran sonunda Mamuretülaziz'de gerçekleştirilen zorunlu sevkten ve onun öncesinde erkekler arasında yapılan katliamdan kaçabilmişti.[12] Halaçoğlu –kendi dar şemasına uyduğu için– Dersim Kürtleri'nin sevk edilenlere saldırı iddialarını öne çıkarıyor (s. 60). Genel bağlamda çok daha fazla ağırlık taşıyan husus, yani Dersim'in 1915–17'de binlerce Ermeni için bir dereceye kadar güvenli olan tek sığınak olduğu[13] ve hatta kimi durumlarda Alevi Kürt aşiret reislerinin Ermeni dostlarını silah gücüyle ölüm konvoylarından kurtardıkları[14] gerçeğinden okura söz edilmemektedir.

Halaçoğlu'nun geride bırakılan Ermeni mülklerinin idaresi için kurulan komisyonlar ve sevkiyatlarla ilgili düzenlemeler hakkındaki anlatımları, Dahiliye Nezareti'nin bazı belgelerini aslına uygun bir şekilde aktarmakta. Okunması hayli alın teri döktüren Osmanlı Devlet kaynakları, onun için âdetâ kutsal yazılardır: Kaynağı aktarma tarzı, alanı tanımadığını, genel bir bağlam kurmaktan kaçındığını ve kaynak eleştirisinden yoksunluğunu ortaya koyuyor. Nitekim Talat Bey Orta ve Doğu Anadolu Vilayetleri’nin valilerine 29 Ağustos 1915 tarihli bir telgrafını (BOA DH.ŞFR 55/292, kitapta: s. 55/56), zorunlu göç sırasında imha amacının güdülmediğine, güvenliğin sağlanmış olduğuna, şiddete başvuran memurların cezalandırıldığına ve Katoliklerin ve Protestanların zorunlu göçten muaf tutulduğuna çok önemli bir kanıt olarak göstermek anlamsızdan da ötedir. Çünkü buradaki sevkler, Katolik ve Protestanlar dahil olmak üzere, çoktan tamamlanmıştı, erkeklerin çoğu kentlerin dışında katledilmişti (Harput'ta ayrıca yaklaşık 10.000 kadın ve çocuk), kadınlar ve çocuklar çok çeşitli eziyetlere –toplu ırza geçme, açlık, susuzluk, hastalık– maruz bırakılmıştı. Üstelik Talat Bey, söz konusu telgraftan kısa bir süre önce Alman elçisi Hohenlohe'ye şu ifadeyi kullanmıştı: "La question arménienne n'existe plus" ("Ermeni meselesi, artık yoktur").

Halaçoğlu'nun soykırıma karşı "kanıt" olarak öne sürdüğü ve tıpkıbasımına Ek 4'te yer verdiği telgraf, daha Hohenlohe tarafından bir propaganda hilesi olarak deşifre edilmişti. Talat Bey 2 Eylül 1915'te başka şifreli telgraflarla birlikte onu, Avrupa basınına iletilmek üzere Almanca tercümesiyle Alman elçisine vermişti. Ancak Hohenlohe, 4 Eylül tarihli mektubunda Reich Şansölyesi Bethmann-Hollweg'e bunları yayınlamamayı tavsiye etti: Bunun bir propaganda yalanı olduğu fazlasıyla açıktı, kendi istihbarat servislerinin sağladığı aksi yöndeki haberlerle de aşırı bir çelişki içindeydi. Dahası, tarafsız İsviçre'ye sansüre uğramadan ulaşmış olan, olay yerindeki tanıkların ifadeleri kamuoyuna yansıdı, bu da Talat Bey’in propaganda girişiminin daha başından, ters etki yapacak gibi görünmesine neden oldu. Rejimin, bir kısmı ülke içindeki Alman subaylarından kaynaklanan –ve İttihatçı subaylarının Ermenilerin imhasını talep eden ifadelerini de içeren- bu tür doğrudan malumatlardan ne kadar korktuğunu, Halaçoğlu tarafından seçilmiş belgeler örnekliyor (s. 66).

Halaçoğlu'nun (s. 87) iddia ettiğinin tam tersi doğrudur: Alman dokümantasyonunun yanı sıra, olay yerinden çok sayıda tanıkla desteklenen zengin Amerikan dokümantasyonu da, İttihatçı imha politikasını çarpıcı ve ayrıntılı bir biçimde gözler önüne sermektedir. Merkezden örgütlenen sevklerle onlara eşlik eden katliamlar, elçi Wangenheim'ın daha 7 Temmuz 1915'te Bethmann-Hollweg'e yazdığı gibi, Anadolu'daki Osmanlı Ermenileri’nin imhasıyla sonuçlanıyordu. Wangenheim ve ABD elçisi Morgenthau, bu konuda fikir birliği içerisindeydi. Taşrada yaşayan tecrübeli ve güvenli gözlemcilerin raporları Ermeni tehcirinin gerçekte bir cemaatin imhası olduğunu onlar için şüpheye yer bırakmayarak şekilde belgelemekte idiler. Erzurum'daki Alman viskonsülü Erwin von Scheubner Richter ve Halep'teki ABD konsolosu Jesse Jackson, Musul'daki viskonsül Walter Holstein ve Mamüretelaziz'deki ABD konsolosu Leslie Davis, Urfa'daki hastane müdürü İsviçreli Jakob Künzler[15] ve Malatya'daki körler yurdu müdürü Alman Hans Bauernfeind[16] ve birçok başka tanık da bunu açık şekilde ifade ettiler.

Tarihî gerçeklik insan eliyle meydana getirilmiş korkunç bir felaketin tüm yönlerini sergilediği halde, profesyonel bir tarihçinin, bir kısmı bilinçli olarak propaganda için öngörülmüş birkaç telgrafa dayanarak, zorunlu göçlerin disiplinli, güvenli ve düzenli, iaşenin ve sağlık bakımının eksiksiz, demiryolu üzerinden ya da kağnılarla rahatlık içerisinde yapıldığını, nasıl iddia edebildiğine inanmak gerçekten zordur (s. 57-58, 67).

Tarihî yaşanmışlıkların birincil müsebbiplerinin sorumluluklarını üstlenmeme eğilimi gösterdikleri iyi bilinir. Ancak tarihçilerin üzerinde çalıştıkları dönemin bu gibi büyük insanî trajedilerini analiz ederken bunların her derecedeki sorumlularını ve bu bağlamda işlenen suçları görmeme konusundaki ısrarı ancak milliyetçi tarih zihniyetiyle açıklanabilir. Halaçoğlu’nun, inkâr edilemez şiddet eylemlerinin söz konusu olduğu yerlerde, güdümlü olmayan Kürt saldırılarını öne sürmesi de bu refleksin bir başka tezahürü olarak görülebilir. Burada bir sistematiklik ve disiplin (s. 73) olduğu gerçektir; ama Anadolu'daki Ermeni varlığının geniş kapsamlı imhası düzeyinde.

Sadece binlerce Ermeni çocuğunun sistematik şekilde zorla Türkleştirilmesi hususu bile, soykırım hakkındaki BM konvansiyonunun 2e maddesi (Forcibly transferring children of the group to another group) uyarınca, İttihatçı savaş rejiminin Ermeni karşıtı politikasının nitelendirmesi için soykırım terimini akla getiriyor. 2 a-c maddeleri için ise aynı şey daha da fazla geçerlidir. Soykırım araştırma ve soykırımı tanımlama sürecinin Yahudi öncüleri André Mandelstam, Raphael Lemkin ve Josef Guttmann'ın tarihî araştırmalarında tarihsel açıdan yakın örnek olarak İttihatçı cinayetlerinden yola çıkmış olmaları boşuna değildir.[17] Halaçoğlu ise, birkaç öksüz yurdunun kurulması ve Ermeni çocuklarının devlet tarafından Müslümanların yanına yerleştirilmeleri ile ilgili olarak insani şefkate vurgu yapıyor (s. 62-63). Doğrudur, buradaki insani şefkat fedakârca Ermeni kurbanların yanlarına sığınmasına imkân sağlayan bazı Türk, Kürt ya da Arap ailelerinde vardı. Halaçoğlu'nun Dahiliye Nezareti'nin tehcir edilenler için 4 Ağustos 1915'te –aile reislerinin büyük bölümünün katledilmiş ve Ermeni mülklerinin gasp edilmiş olduğu bir sırada– çıkardığı vergi muafiyetini devletin özellikle insancıl bir tedbiri olarak övmesi ise (s. 67), tarihçilikten iyice uzaklaşılan noktayı ifade eder ve tam anlamıyla trajikomik bir siyasi kabare malzemesidir.

Halaçoğlu'nun kitapçığı ile ilgili bir ara bilanço olarak, Osmanlı el yazısını ve idarî dilini muhtemelen mükemmelen bilen biri olarak, kendi Osmanlı kaynaklarını –ve mümkünse çok daha fazlasını– sadece göz alıcı tıpkıbasım halinde değil de, bir seçme yapmaksızın ortaya çıkış bağlamları ile birlikte transkripsiyonlarıyla yayımlamış olsaydı (tabii ki daha önce yayımlanan Osmanlı Belgelerinde Ermeniler kitabında basılmış olanlarla zaten uzun zamandır İttihatçı propagandası olarak el altında bulunanlarda olduğu gibi değil!), bilime makbul ve kalıcı bir hizmet yapmış olacağını belirtelim. Aslında böylesi titiz bir görev için TTK gibi büyük bir ulusal kurum çok uygun olurdu. Böyle önemli bir kaynak yayınlama projesinde mutlaka ATASE (Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Dairesi Başkanlığı Arşivi) belgelerinin de büyük ölçüde ve sansürsüz yer almaları gerekir.

Mevcut haliyle Halaçoğlu'nun kitabı ise böylesine önemli bir tarih sorunu üzerinde, milliyetçilikle çarpıtılmış bir tarihyazımının kabul edilemez kaynak kullanımını incelemek için uygun bir malzeme oluşturmaktadır. Kabul edilemez kaynak kullanımından, kaynağın verdiği umumî manzara aranmadan, kaynağın bağlamı ve şartları araştırılmadan, belirli bir kaynak grubundan belirli alıntıları yapmak ve bunların önceden tanımlanmış, dogma gibi duran tarih tezlerine göre algılanmasını anladığım açıktır.

Halaçoğlu'nun sayıları kullanma (s. 74-79) ve 1917'den sonraki dönemi tasvir şeklini özel bir değerlendirmeye tâbi tutmak, bu eleştirinin yer sınırını aşar. İlke olarak burada da, diğer kaynakların kullanımı hakkında söylenmiş olanlar geçerli: Tarihî eleştiri, isabetli bağlama yerleştirme ve başka kaynaklarla karşılaştırma yapmadan, Osmanlı sayısal verilerini kullanmak da inandırıcı olmayan, anlamsız sonuçlara yol açabilir. Türk düşmanı olarak sınıflandırılamayacak olan İstanbul'daki Alman elçiliği, 4 Ekim 1916 tarihinde, Osmanlı hükümetinin Ermeni katliamlarında bir milyondan biraz fazla Ermeni'nin öldüğünü tahmin ediyordu. Sayılarla ilgili olarak bilimsel açıdan tatmin edici bir sonuca ulaşabilmek için olaylara müdahil olmayan gözlemcilerin verdiği veriler, yerel kaynaklar, Ermeni Patrikhanesi'nin sayıları ve kıyımın ikinci aşamasının (tehcirlerden sonra 1916 ve 1917 yıllarında Suriye Çölü'ndeki toplama kamplarında hayatta kalanların başlarına gelen yıkıcı aşama) titiz bir değerlendirmesi de mutlaka hesaba katılmalıdır. Burada sadece iki ipucu verelim: Mamuretülaziz vilayetinde Ermeni Patrikhanesi'nin verilerine göre[18] 114.289 Ermeni yaşıyordu. Emniyet-i Umûmiye Müdüriyeti (EUM) ise, bu eyalette tehcir edilenlerin sayısını sadece 51.000 olarak beyan ediyor, ki bu, olay yerindeki Amerikalıların gözlemlerine kıyasla çok düşüktür (s. 75): Burada, EUM’un katledilen erkekleri bu sayıya dahil etmediği ihtimali akla gelmektedir.

Diyarbakır vilayeti için Halaçoğlu tehcir edilen sayısını 20.000 olarak belirtiyor (s. 74). Bu hiç de makul olmayan bir tahmin: Resmî Osmanlı verilerine göre bu vilayette 73.226 Ermeni yaşamaktaydı, Justin McCarthy'ye göre ise 89.131. Ermeni Patrikhanesi ise 106.867 Gregoryen Ermeni saymıştı; Katolik ve Protestan Ermeniler de (ki onların da hepsi tehcir edilmişti) katıldığında, Vali Dr. Mehmed Reşid'in Dahiliye Nezareti'ne 18 Eylül 1915 tarihli telgrafında bildirdiği ve artık tehcir edilecek kimse kalmadığını eklediği (BOA DH. EUM 2. Şb. 68/72)[19] 120.000 Ermeni sayısına hayli yaklaşıyoruz. Dr. Reşid güvenilir kaynaklardan, imha politikası doğrultusundaki işini eksiksiz halletmiş olmasıyla bilinmektedir.[20]

***


Son olarak bir de önsöze göz atalım. Burada yazar, kitabını herhangi bir ideolojiden bağımsız, tamamen bilimsel ölçütlere göre ve nesnel olarak kaleme almış olduğunu öne sürüyor. Buna rağmen, bugün Ermenilere yönelik soykırımdan söz eden tarihçileri, hem yüz yıl önce bağımsız bir Ermenistan hedeflemiş olanlarla, hem de bir Kürt devleti kurma niyetiyle PKK'yı destekleyenlerle aynı kefeye koyarak öfkeli duygularının ifadesinde beis görmüyor. Bütün bu insanlara, tarihin mağlupları olduklarından ya da onlarla dayanışmaya girdiklerinden, milliyetçi intikam duyguları atfediliyor. Bu tür izdüşümlü imgelerin arkasında yatan korku, Halaçoğlu'nun kafa karışıklığını doruğuna taşıyor: Kürtçe televizyon yayınları, Kürtçe dersleri ve kültürel hakları savunanların –artık AB reformları ile birlikte bizzat Türk hükümeti de dahildir bunlara!– hepsinin aynı bölücü komplonun parçası olduğunu iddia ediyor: Zaten Ermenilerde de durumun böyle olduğunu belirtiyor. Milliyetçi temel korku (Urangst
), 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkmış etnik milliyetçiliklerin sosyal Darwinci dünya görüşünden doğdu: Daha zayıf olanın "doğal", kaçınılmaz akıbeti olarak görülen ve bu yüzden ancak "ötekine" uygun addedileni yani kendi ulusal varlığının imhasını yaşamaktan duyulan korkudur bu.

Önsözün sonuna doğru, Ermenilere yönelik bir kitlesel cinayet ya da soykırım hakkındaki "gülünç iddialar" (s. VIII, krş. s. 70) sözü geçiyor. Bu tür sözler, İttihatçı propagandasının soğuk ve yakışıksız dilini devam ettiriyor: Sonradan Türk Tarih Kurumu'nun kurucu üyesi de olacak Reşid Saffet Atabinen, Ermeni katliamlarını Balkanlardan sürülen Türk muhacirlerin 1912'den sonra yaşadıklarına kıyasla "bir şaka" (des plaisanteries) olarak nitelendirmiştir.[21]

Anadolu'daki Ermenilerin imhası, hem Türk tarihinin hem de dünya tarihinin bir gerçeğidir. Ne devlet merkezci meşrulaştırmalar, ne kinizm, ne de naiflik bu tarihsel olgunun bilimsel araştırılmasında ikna edici olabilmektedir. Ümit ediyorum ki TTK yakın bir zamanda Türk tarihinin bu zor bölümünü sorumluluk ve soğukkanlılıkla ele almanın, tarihini özgürleştireceğinin bilinci ile bu karanlık sayfanın asıl kurbanlarının bakış açısını da kapsayan (ama böyle yaparken ne Türkiye'yi bölmeyi, ne de ortadan kaldırmayı amaçlamayan) uluslararası ve ulus ötesi tarihyazımına peşin bir şüpheyle yaklaşmaktan vazgeçecektir; hatta ona katılacaktır. Avrupa'da ulusal tarihçiliklerin hemen hemen hepsi 20. yüzyılının ilk yarısı ile ilgili olarak bu tür anlamlı yüzleşmelerden kaçamadı. Israrlı tarih çarpıtmalarıyla Türk tarihyazımının inandırıcılığına uluslararası düzeyde zarar verilmiş ve verilmeye devam edilmektedir. İçe dönük, savunmaya yönelik bu tür tarih yaklaşımı ve tartışmasının uluslararası platformda diyalog ortağı bulamamasının önemli bir nedeni haline geldiği de bir gerçektir.

Halbuki Türkiye'de yaşayan kimi bilimadamları, çalışmalarında eleştirel bir yaklaşımın, Türkiye’deki ulusal tarihyazımının bu önemli “tabu”su açısından bile mümkün olduğunun işaretlerini vermeye başlamışlardır. Bununla birlikte bu tarihyazımı devrimi, zorlu, suç yüklü Dünya Savaşı döneminin Türk etnik milliyetçiliğinden kararlı bir şekilde uzaklaşma gayretini, geleceğe yönelik çoğulcu bir ulus anlayışına daha alıcı bir gözle ve samimiyetle inanmayı gerektiriyor.

Çev.: E. Özbek



[1] 1990'larda Ermeni katliamını soykırım bağlamında değerlendiren bazı önemli yayınlar için bkz. Robert Melson, Revolution and genocide. On the Origins of the Armenian Genocide and the Holocaust, The University of Chicago Press, 1992; Richard G. Hovannisian (haz.), Remembrance and denial. The case of the Armenian Genocide, Wayne State University Press, Detroit, 1998; L'extermination des déportés arméniens ottomans dans les camps de concentration de Syrie-Mésopotamie (1915-1916), numéro spécial de la Revue d'histoire arménienne contemporaine 2 (1998); Taner Akçam, İnsan hakları ve Ermeni sorunu. İttihad ve Terakki'den Kurtuluş Savaşı'na, , İmge, Ankara , 1999; Fikret Adanır, "Die Armenische Frage und der Völkermord an den Armeniern im Osmanischen Reich. Betroffenheit im Reflex nationalistischer Geschichtsschreibung", H. Loewy ve B. Moltmann (haz.), Erlebnis - Gedächtnis - Sinn. Authentische und konstruierte Erinnerung, Campus, Frankfurt, 1996, s. 237-263. Bazı önemli kaynak yayımlarını da belirtelim: James L. Barton (der.), Statements of American missionaries on the destruction of Christian communities in Ottoman Turkey, 1915-1917, Gomidas, Ann Arbor, 1998; Hermann Goltz, ve Alex Meissner (haz.), Deutschland, Armenien und die Türkei 1895-1925, Dokumente und Zeitschriften aus dem Dr. Johannes-Lepsius-Archiv an der Martin-Luther-Universität Halle-Wittenberg, katalog, mikrofiş ve ansiklopedi, Saur, Münih, 1999; Wolfgang Gust (haz.), Sammlung deutscher diplomatischer Aktenstücke 1914-18, y.y., 1999 (bugün hepsi şurada bulunuyor: www.armenocide.de); Henry H. Riggs, Days of Tragedy in Armenia. Personal Experiences in Harpoot, 1915-1917, Gomidas, Ann Arbor, 1997. Öteki literatür örnekleri için bkz. sonraki dipnotlar.

[2] Örneğin Michel Balivet, Byzantins et Ottomans: relations, interaction, succession, Isis, Istanbul, 1999; Rustam Shukorov, "The Byzantine Turks of the Pontos", Mesogeios, sayı 6, Herodotos, Paris, 1999, s. 7-47; Antony Eastmond (haz.), Eastern approaches to Byzantium: papers from the thirty-third Spring Symposium of Byzantine Studies, University of Warwick, Coventry, March 1999, Ashgate, Aldershot, 2001.

[3] Jelle Verheij, "Die armenischen Massaker von 1894-1896. Anatomie und Hintergründe einer Krise" ("1894-1896 Ermeni Katliamları. Bir Krizin Anatomisi ve Arkaplanı"), Hans-Lukas Kieser (haz.), Die armenische Frage und die Schweiz (1896-1923), Chronos, Zürih, 1999, s. 69-129.

[4] "Question agraire” ile ilgili bazı Fransız diplomatik kaynaklar için bkz., Hamit Bozarslan, "Histoire des relations kurdo-arméniennes", Hans-Lukas Kieser (haz.), Kurdistan und Europa. Einblicke in die kurdische Geschichte des 19. und 20. Jahrhunderts içinde, Chronos, Zürich, 1997, s. 179-81; Ermeni partizan “Ruben” gözüyle: Rouben (Minas Ter Minassian), Mémoires d’un partisan arménien, Edition de l’aube, La Tour d’Aigues, 1990 (Ermenice orijinalı 1922-1952), s. 108-10; Van bölgesi için: Hans-Lukas Kieser, Der verpasste Friede. Mission, Ethnie und Staat 1839–1938, Chronos, Zürih, 2000 (Iskalanmış Barış. Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1839–1938, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 441–43.

[5] Mehmed Şükrü Hanioğlu, Preparation for a Revolution. The Young Turks, 1902–1908, Oxford University Press, New York, 2001, s. 173–81; aynı yazar, The Young Turks in Opposition, Oxford University Press, New York, 1995, s. 213–16.

[6] Cemal Paşa'nın hatıralarında verdiği alıntılarında da net çıkıyor (bkz. Djemal, Ahmed Pascha, Erinnerungen eines türkischen Staatsmannes, 2. baskı, Drei Masken Verlag, Münih, 1922, s. 337-54).

[7] "Turkey and the Triple Alliance had obliged Russia to accept some fundamentals of the Turkish plan, but from Russia had come the initiative and motive power that had made possible any action at all. In point of fact, there were no losers." Roderic H. Davison, "The Armenian crisis 1912-1914", aynı yazar, Essays in Ottoman and Turkish History, 1774-1923. The impact of the West içinde, University of Texas Press, Austin, 1990, s. 196.

[8] Bkz. Hasan R. Tankut, "Zazalar hakkında sosyolojik tetkikler", Barak, Mehmet (haz.), Açık-Gizli/ Resmi-Gayrıresmi Kürdoloji Belgeleri, Özge, Ankara, 1994, içinde, s. 472; Kieser, Hans-Lukas, "Some Remarks on Alevi Responses to the Missionaries in Eastern Anatolia (19th-20th cc.)", Eleanor H. Tejirian ve Reeva Spector Simon (haz.), Altruism and Imperialism. Western Cultural and Religious Missions to the Middle East (19th-20th cc.), Columbia University, New York, 2002, içinde, s. 120-142; Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, cilt 3, İşaret, İstanbul, 1992, s. 112.

[9] Bkz. Avusturyalı subay Victor Pietschmann'ın Alman generalleri Bronsart von Schellendorf ve Liman von Sanders için yazdığı rapor “Bericht über Türkisch-Armenien von Dr. Victor Pietschmann”, 19 Ekim 1914, Lepsius-Archiv Halle LAH 90-1049; rapor şu kitapta da bulunuyor: Kieser, Der verpasste Friede (Iskalanmış Barış), s. 557–61; Doktor Daniel Thom'un 16 Ağustos 1914'te Mardin'de yazılan mektubu için bkz. Kieser, aynı eser, 335–36; vb.

[10] Halaçoğlu dipnotlarında birkaç Almanca kitaba değindiğinden, Almanca bildiğini varsayıyorum: Devlet belgelerinin İngilizce olarak da neredeyse tamamı için bkz. www.armenocide.de.

[11] Christian Gerlach, "Nationsbildung im Krieg: wirtschaftliche Faktoren bei der Vernichtung der Armenier und beim Mord an den ungarischen Juden", ("Savaşta Millet Oluşumu: Ermenilerin İmhasında ve Macar Yahudilerin Katledilmesinde Ekonomik Faktörler"), Hans-Lukas Kieser ve D. Schaller (haz.), The Armenian Genocide and the Shoah, Chronos, Zürih, 2002, s. 347-422, alıntı: 399.

[12] Davis'in mektubunun tam metni, United States Official Documents on the Armenian Genocide, cilt III: The Central Lands, The Armenian Review, Watertwon, 1995, s. 36-37'de mevcuttur. Davis'in dokümantasyonu için bkz. Leslie A. Davis, The Slaughterhouse Province. An American Diplomat's Report on the Armenian Genocide. 1915-1917 (Mezbaha Eyaleti. Ermeni Soykırımı Üzerine Bir Amerikan Diplomatının Raporu), haz. Susan K. Blair, Aristide D. Caratzas, New Rochelle, 1989.

[13] Tracy W. Atkinson, Account of the events in Turkey during the past three years as I have seen them and as they have had an effect upon our work in the Annie Tracy Hospital, 1917, yayımlanmamış rapor (Papers of the American Board of Commissioners for Foreign Missions, Houghton Library, Harvard,ABC 16.9.7.); Riggs, Days of Tragedy, s. 112-116; Mehmet Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep, 1952, s. 41-42 ve 292; Leslie A. Davis, Slaughterhouse Province, s. 98-99, 108, 111-12, 170. Ermeni otobiyografisinde: Boghos Jafarian, Farewell Kharpert. The Autobiography of Boghos Jafarian, 1989, s. 105-117; Jacques Alexanian (haz.), Le Ciel était noir sur l'Euphrate, Robert Laffont, Paris, 1988, s. 132-144.

[14] Christoffel, Ernst, Aus dunklen Tiefen, Buchdruckerei Gutenberg, Berlin, 1921, s. 68.

[15] Bkz. Jakob Künzler, Aus dem Lande des Blutes und der Tränen. Erlebnisse in Mesopotamien während des Weltkrieges (1914-1918), Chronos, Zürih, 1999.

[16] Bauernfeind'in günlüğü yayımlanmıştır: Revue d'Histoire Arménienne Contemporaine, sayı 2 (1998), s. 263-314.

[17] 1922 Ekimi’nde, Polonyalı hukuk öğrencisi Lemkin (1900-59) katliam suçlularının cezalandırılmamasından şok olup yeni bir hukukî kavramın gerekliğini anlamıştı. Yayımlanmamış otobiyografisinde şunu yazıyor: "In Turkey, more than 1.200.000 Armenians were put to death for no other reason than they were Christians. After the end of the war, some 150 Turkish war criminals were arrested […] Then one day, I read in the newspapers that all Turkish war criminals were to be released. I was shocked. […] Why is the killing of a million a lesser crime than the killing of a single individual? I didn't know all the answers, but I felt that a law against this type of racial or religous murder must be adopted by the world." Totally Unofficial Man: The Autobiography of Raphael Lemkin, y.y., Public Library, Manuscripts and Archives Division, The Raphael Lemkin Papers, Boy 2, New York, t.y.; bkz. S. Totten ve S. Jacobs (haz.), Pioneers of Genocide Studies, Transaction Pub., New Brunswick, s. 371, ve D. Schaller v.s. (haz.), Enteignet - Vertrieben - Ermordet. Beiträge zur Genozidforschung, Chronos, Zürih, 2004, s. 260-62.

[18] 1913-14'e ait bu veriler hakkında bir genel bakış için bkz., Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian, Les Arméniens dans l’Empire ottoman à la veille du génocide, ARHIS, Paris, 1992, s. 57–60.

[19] Transkripsiyonu Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara, 1994, s. 105'te yer almaktadır.

[20] Ermeni meselesinin önemli bir boyutu olarak karşımıza çıkan rakamlar bahsindeki problemlere de birkaç örnek üzerinden dikkati çekmekle yetindiğim bu bölümün daha kapsamlı bir tartışması için belki yararlı olabileceğini düşündüğüm TTK’nın son zamanlarda çıkardığı Ermeniler: Sürgün ve Göç (2004) adlı kitabı ise, ne yazık ki, henüz görebilme fırsatını bulamadım.

[21] Kara-Schemsi (=Réchid Safvet), L’extermination des Turcs (broşür), y. y., Cenevre, 1919, s. 2.


Bahntransport

Demiryolu, Batı Anadolu söz konusu olduğunda, Ermenilerin Suriye Çölü'ne kolay ve ucuz şekilde sevkıyatına izin veriyordu. Anadolu demiryolu şirketinin yönetim kurulu başkan yardımcısı Franz Günther, bu resmi (Bağdat demiryolun finanse eden) Deutsche Bank'a 1915 Ekim ortalarında gönderdiği raporuna şu yorumla birlikte eklemişti: "… Anadolu demiryolunu Türkiye'deki kültürün taşıyıcısı olarak gösteren bir resim. İçinde 880 insanın 10 vagon içerisinde taşındığı ve koyun vagonu adıyla anılan vagonlarımızdır." 17 Ağustos 1915'te Günther şunu yazmıştı: "Günümüz Türkiye'sinde Ermenilerin soyunun yok edilmesi kadar canavarca bir gaddarlığa benzer bir şey bulabilmek için, insanlığın tarihinde epey geriye gitmek gerekiyor." Günther "Ermenilerin sapıyla da samanıyla da kökünün kurutulduğundan," söz ediyordu ve Doğu Vilayetleri’nin "Ermenilerden arınmış olduğunu," belirtiyordu (ki bu, Nasyonal Sosyalist "Yahudilerden arınmış" terimini epeyce hatırlatıyor). Resim: The Armenian Genocide and the Shoah, Zürih, 2002, Kapak fotoğrafı; Orijinali Deutsche Bank AG arşivindedir. Günther'in yorumu için bkz. Pohl, Manfred, Von Stambul nach Bagdad: die Geschichte einer berühmten Eisenbahn, (İstanbul'dan Bağdat'a: Ünlü Bir Demiryolunun Hikâyesi) Münih, 1999, s. 93–94.
 
© 1998-2005 webmaster@hist.net
März 2005